Pages

13 Mayıs 2013 Pazartesi

[13. Bölüm] Ufak Tefek Sırlar


"Neler oldu böyle?!! Neden Gyujin'e vurdun birden?"

 Gözlerimi karşımdaki hasır sandalyede yayılmış oturan Lee Wiu'ya diktim. Önümüzdeki asra kadar aynı soruyu sorup harika gözlerinde delici bakışlarla beni süzebilirsin Lee, ama bir cevap alacağını sanıyorsan avcunun tadına bakmak gerekecek. Aslında Gyujin'in seviyesizliği yüzünden hala çok sinirliydim, kızgınlık ve utancın birleşimiyle hala yanaklarımın yandığını hissedebiliyordum. Ama bunu Bay Havalı-Görüntüme-Aldanmayın-Aslında-Evde-Kalmış-Pencere-Gülleri-Kadar-Meraklıyım'ıın bilmesi gerekmiyordu.

"Cevap vermeyecek misin?"

 Verecek gibi mi duruyorum? Lee'ye bakmaya devam edip birkaç kez masumca gözlerimi kırpıştırdım, sonra hala açık olan bardaki görevliye dönüp tatlı bir sesle:

"Bir bardak portakal suyu alabilir miyim lütfen?" dedim. 30larındaymış gibi görünen dazlak kafalı adam profesyonelce gülümsedi ve seri hareketlerle siparişimi hazırladı. Bardağı önüme koyarken fazla neşeli bir teşekkür mırıldanıp gene profesyonel olsa da bu sefer daha içtenmiş gibi görünen bir gülümseme kazandım. Tam dudaklarımı portakal suyunun canlı turuncusunun içinde oldukça hoş görünen fuşya rengi pipete değdirecektim ki bardak birden önümden yok oluverdi.

"Yah!! Onu içecektim ben!"

 Bardağı kendi önüne çekmiş, kurt gibi sırıtan Lee'ye öfkeyle bağırdım. Ama Gyujin'in "Alaska'ya ilk uçak ne zaman?!" diye havaalanını aramasına neden olacağından emin olduğum bakışlarım Lee'yi eğlendirmişe benziyordu. 

"Ne...olduğunu...anlatacağına...söz...verirsen...değerli...içeceğini...geri...veririm~" dedi söylediği her kelimenin sonunda portakal suyunun içindeki buzların bardağa çarparak enfes bir ses çıkarmasını sağlayarak. Ahhh o portakal suyunu öylesine çok istiyordum ki! Gene de teslim olmaktan pek de memnun sayılmazdım o yüzden somurtmaktan kendimi alamadım:

"Tamam, anlatacağım. Ama önce portakal suyumu geri ver, gerçekten o Gyujin salağına çok kızdım ve sakinleşmek için bir şeyler içmem lazım."

 Yelkenleri suya indirdiğimi görünce daima yüzünde taşıdığı kendini beğenmiş ifadeye geri döndü ve tek kelime etmeden bardağı gerisingeri önüme koyup söyleyeceklerimi beklemeye başladı. Meyve suyumdan her yudumun tadını çıkararak yavaş yavaş içip -ahh harikaydı- Lee'nin gittikçe tırmanan sabırsızlığını zevkle izledim.

 Gözlerimi bardağımdan ayırmadan pipetimle şimdi öncekine oranla daha az olan meyve suyumu karıştırdım... Lee Wiu'nun sınırına yaklaştığı her saniye tuhaf bir şekilde beni daha çok eğlendiriyor, Yahni Çocuk'a olan sinirimi birazcık da olsa aşmamı sağlıyordu. Özellikle biraz önce olanları düşününce... Hayır... Düşünmemeliyim... Düşünmemeliyim...

 Dudaklarımı bir kez daha pipetime götürdükten sonra neredeyse yarıya inmiş bardağımı önüme bıraktım ve Lee ile göz göze geldim:

 "Ama... Neden bu kadar öğrenmek istiyorsun ki? Sonuçta sadece birkaç saat önce Gyujin'i hiç umursamadığını söylememiş miydin? Her ne kadar onu uzun zamandır tanıyormuş gibi görünsen ve ağzından çıkan beş kelimeden üçünün Gyujin olması bunun tam tersini işaret etse de... O yüzden merak ediyorum da acaba...."

 Cevap vermeden hala sadede gelmemi bekleyen Lee'den gözlerimi ayırmadan ayağa kalktım mevyesuyumdan biraz daha içip yanına yaklaştım. Vücudumu her an kaçabilecek bir poziyonda tutup hala tek kelime etmemiş olan çocuğun kulağına eğildim:

"Lee Wiu-shi... Yoksa sen... Gyujin'e aşık mısın?"

 Sonra arkama bile bakmadan tabanları yağladım...

***************************

 Odama geldiğimde ortalık tamamen karanlıktı. Neredeydi bu Beş Numara? Her neyse, koridorda karşılaştığım yetkilinin beni tanıyıp bir güzel azarlamasından ve Yahni Çocuk'la arama mesafe koymamı söyleyip üstü kapalı tehdit etmesinden sonra oda arkadaşım için endişelenecek durumda değildim zaten. Hatta şu anda beni yalnız bıraktığı için ona minnettar bile olabilirdim. 

 Normale göre biraz daha ağır olan makyajımı silerken hayal kırıklığımla da savaşmaya çalıştım. Otelden pek de zor sayılmayacak bir şekilde kaçmış, büyük ihtimalle konser daha başlamadan V-Hall'ı bulmayı başarmıştım. Sonunda onu görecektim, sonunda sesini, stüdyo kaydıyla cilalanmamış, tamamen o ana ait ve o yüzden de o kadar özel olan sesini duyabilecektim... Ama sonra bir yerlerden nasıl olduysa o Yahni Çocuk çıkmış, ben onu ikna edip gönderme ve konsere girme planları yaparken gündüz bayıldığım için endişelenen otel görevlileri aramış ve beni kontrol etmek istediklerini söylemişlerdi. Ve benim bütün hayallerim, bütün beklentilerim biraz önce Yahni Çocuk'un arkasında saklandığı çöp tenekesinin içine gitmişti. 

 İyi de Gyujin neden beni takip etmişti ki? Her ne kadar ona çemkirirken bana aşık olduğu imasında bulunup başarısız bir atak yapmış olsam da öyle bir durum olmadığının farkındaydım. Herhalde bana beslediği tek duygu saçını yolduğum için oluşan nefretle, intikam alıp erkeklik gururunu kurtarma arasında dolanan bir şeydi. O zaman geriye tek bir seçenek kalıyordu: Yahni Çocuk açığımı arıyor... Birilerinin peşimde olduğu düşüncesi istemsizce ensemdeki tüyleri diken diken ederken banyodan çıktım ve pijamalarımı bulmak için bavuluma doğru ilerledim. Üzerimdekileri çıkardıktan sonra bir an için odadaki boy aynasına takıldı gözlerim. Çilek pembesi iç çamaşırlarıma bakarken gülümsemekten kendimi alamadım. Gerçekten de renkli bir şeyler olmadan yapamıyordum sanırım...

*****************************
Sonraki iki gün tam bir can sıkıntısıyla geçti. Konuşmak istediği tek konu Gyujinmiş gibi görünen oda arkadaşım çocuğun tuhaf tavırlarından bahsetti ve beni Yahni Çocuk'un arkadaşı gibi gördüğünden -ki bu yanlış izlenimi bozmak istemiyordum nedense- onunla ilgili akıl danışıp durdu. Sence neden beni görmezden geliyor Jae Shi? O çatıda geçirdiğimiz büyülü gecenin sabahında neden birden kalkıp gitti Jae Shi? 10 yıl sonra Han Nehri kıyısında alacağımız pembe panjurlu evimizde beş çayına gelir misin Jae Shi? Peki Jae Shi bütün bu zırvalıkların cevabını nasıl bilsin Shin Dae? Ama kızın beyninde yankılandığından emin olduğum ama dillendirmediği son soruya kesinlikle hayır derdim, çünkü Shin Dae ile ilgili mottom "Mümkünse bir daha görüşmeyelim"e dönüşmek üzereydi.

 Lee ile birkaç defa daha karşılaştık ama birbirimizle konuşmamayı seçtik. En azından ben öyle yaptım, Bay Burnum-Kaf-Dağında-O-Yüzden-Siz-Aşağıdaki-Zavalllı-İnsanları-Göremiyorum da  kendisinden beklenen bir şekilde oralı bile olmadı.

 Gyujin ile ise hiç konuşmadım, çünkü her konuştuğumuzda kavga ediyorduk ve yetkili tarafından çoktan  uyarılmıştım bile. Bir keresinde yemek salonunda yeni yanıştığım İngiliz grubuyla yemek yerken karşılaşmıştık. Ama gözlüklü bir çocukla içeri girip tam karşımızdaki masaya oturduğunda beni tamamen görmezden geldiğine göre o da aynı uyarıyı almış olmalıydı. Hem konuşsak da ne diyecektim ki? "Aslında o gece iç çamaşırımın rengini doğru tahmin ettin o yüzden sana on puan ve çarkı çevirme şansııı!" mı? Ya da "Beni takip ettiğin gece neredeyse gerçek kişiliğimi keşfediyordun ama istediğim noktaya gelebilmek için şimdilik bunu herkesten saklamak ve zaman zaman sinirlenen küçük bir kedicik gibi davranmak zorundayım." mı? Hayır, kimsenin bunu bilmesine izin veremezdim, şimdiye kadar tanıştığım insanlar arasında tuhaf bir şekilde en güvenilecek kişiymiş gibi gelen Yahni Çocuk'un bile...

 O geceden sonra elime fırsat da geçmesine rağmen bir daha Hongdae'ye gitmeye cesaret edemedim. Elemeler geçene kadar yeni bir sorunla karşılaşmak istemiyordum, bu yüzden arzularım bir süreliğine askıda kalabilirdi.

****************************

 Eleme günü kalktığımda bir önceki gece gayet erken yatmama rağmen -oda arkadaşım sorularına "evet" veya "hayır"dan fazla cevap alamadığı için artık benimle pek konuşmuyordu- kendimi bitkin hissediyordum. Bu duygunun bir an evvel geçmesini dileyerek yataktan çıktım ve giyecek bir şeyler aramaya başladım. Dün gece Beş Numara özenle kıyafetlerini hazırlarken ben tembelce yatağıma uzanıp müzik dinlemiştim, o yüzden şimdi cefasını çekiyordum işte. Gözlerimi kapayıp hala dolaba yerleştirme zahmetine katlanmadığım bavuluma elimi daldırdım -Shin Dae daha ilk akşamdan kıyafetlerini güzelce dolaba yerleştirmişti- ve elime dokunan ilk kumaş parçasına çekip korkuyla elimdeki şeye baktım. Çiçek desenli şirin bir elbise! Belki de bugünlük şans benden yanaydı. Elbiseyi biraz sonra üzerime geçirmek için yatağıma fırlattıktan sonra -şükürler olsun ki kumaşı ütü gerektirmeyen bir şeydi- aksesuarlarımı koyduğum küçük bavulu kurcalamaya başlayıp emektar hasır şapkamı çıkardım. Ayaklarıma da lila rengi çoraplarla destekleyeceğim beyaz düz taban bir ayakkabı giydim mi tamamdır! 

 Üzerimi değiştirdikten sonra kıyafet seçimimden memnun bir halde makyajımı tamamladım ve saate bakıp sandayenin arkasına astığım küçük çantamı alarak dışarı fırladım. Otelin önünde iki farklı otobüs bekliyordu. Hangisine binsem diye düşünürken, daha önce yemek yediğim İngiliz ekipten Sunny'nin öndeki otobüsten el sallayıp yanını işaret ettiğini gördüm. Tanıdık birini  bulmanın rahatlığyla hemen öndeki otobüse koştum ve Sunny'nin yanına oturdum. Kız heyecanla hazırladığı parçadan yüksek notayı vurup vuramayacağına dair endişelerinden bahseder ve benim heyecanımın da artmasına sebep olurken yolculuğun bir an önce bitmesi için dua ettim. Aslında Sunny'den hoşlanıyordum, eğlenceli ve komik bir kızdı ama... Bazen çok konuşuyordu.

 Binaya geldiğimizde daldan dala atlama konusunda üstüne olmayan Sunny elemeyle ilgili konuları bitirmiş, önünden geçtiğimiz binalarından birinde boydan boya dalgalanan SHINee'nin Etude House reklamıyle ilgili poster hakkında gevezelik etmeye başlamıştı. Otuz altıncı defa "Jonghyun çok yakışıklı, değil miiii?" deyip kolumu sarsmasına sabırla katlanırken otobüs durdu ve beni o gün Sunny ile aynı masaya oturduğum için pişman olmaktan kurtardı. Gene de kızın elemeleri geçememesi için bir dilek dilememin üzerinden uzun zaman geçmişti...

 Binaya girdiğimizde o hengame için de bir an için Sunny'yi kaybettim ve açıkçası bu duruma hiç de üzülmedim. Dedim ya, çok konuşuyordu. Kendime sakin bir köşe bulup elememde yapacaklarımı gözden geçirmeyi düşündüm ama bu kalabalıkta koridor ne kadar geniş olursa olsun ayakta dikilecek bir yer bulmak bile mucizeydi. O yüzden yavaşça bir duvar kenarına doğru ilerledim, beni gene görmüş olan Sunny'nin çığlıklarını ("Jae Shi! Jae Shi! Bak buradayım!!!") duymamış gibi davranıp başka bir tanıdık yüz görme umuduyla çevreme bakındım. Biraz ileride duran uzun boylu geniş omuzlu genci fark ettiğimde denize çoktan düştüğümden yılana sarılmaktan başka çarem olmadığını anladım ve kararlı adımlarla ona doğru ilerleyip yanında durdum:

"Merhaba Lee Wiu."

 Lee Wiu başını bana doğru çevirdi, sonra gene ileriye baktı. Seni kibir budalası... Gene de başımı diğer tarafa çevirdiğim anda hala bana baktığından emin olduğum Sunny ile göz göze gelecektim bu yüzden Lee ile olan tek taraflı muhabbetime devam etmeye karar verdim.

"Görüşmeyeli nasılsın?"

 Tekrar bana baktı -bu sefer kılığımı baştan aşağı süzerek- ve bembeyaz dişlerini ortalığa sererek gülümsedi:

"Hala heteroseksüelim." Kahkaha atmamak için hafifçe alt dudağını ısırdı: "Geçen seferki yanlış anlaşılmayı düzeltmek için söylemem gerekir diye düşündüm. Sonuçta cevap vermemi beklemeden gitmiştin. Sonra da ne zaman karşılaşsak benimle konuşmadın."

 Bay Süpermen-De-Kimmiş-Ben-Ondan-Daha-Süperim'den böyle arkadaşça denebilecek bir cevap beklemediğimden biraz afallamıştım. Ama sonra söyledikleri daha çok afallamama neden oldu:

"Bugün çok şirin olmuşsun."

 Ne diyeceğimi bilemez bir halde düşünürken Beş Numara ile Yahni Çocuk içeri daldı ve beni Lee Wiu ile olan bu tuhaf durumdan kurtardı.

*********************************

 Lee Wiu ile Shin Dae'nin gösterisinden sonra elemeler eski haline geri döndü ve herkes tek tek çağrılıp kapalı kapılar ardında test edildi. Sabırsızlıkla sıramın gelmesini beklerken göz ucuyla biraz ileride oturmakta olan Yahni Çocuk'un yerinden kalktığını gördüm. Demek ki biraz önce söylenen numara ona aitti. Her an geri dönmek istermiş gibi adımlarla ağır kapıya ilerleyişini izledim. Kapıyı yavaşça açtı ve aynı hızla kapattığından biraz aralık kalmasına neden oldu. Bu da bende pek sevgili Yahni Çocuk'un elemesini izleme isteği yarattı. Eğer komik bir şey olursa bunu ileride kullanabilir ve eğlenebilirdim. Sadece sandalyemi birazcık daha sola kaydırsam...

 Görevlilerin dikkatini çekmeye çalışmadan sandalyemi önce biraz sola sonra da azıcık öne kaydırmaya çalıştım. Artık mevcudu yarıdan aza düşmüş olsa da hala kalabalık görünen salonda sanki herkesin ilgisi benim üzerimdeymiş gibi hissediyordum. Oysa kimsenin bir kenarda oturmuş biraz daha rahat etmek için sandalyesini hafifçe yana çeken çiçek desenli bir elbise giymiş kızla ilgilendiği yoktu. Son bir hareketle sandalyemi biraz daha önce çektim ve sonunda salon tamamen karşımdaydı.

 Sahnenin önündeki mavi örtü serilmiş masaya oturmuş jurinin sırtı kapıya dönüktü, hepsi bakışlarını önlerindeki sahneye dikmiş mikrofon ayaklığına sanki biraz sonra ona saldıracak bir yılanmış gibi bakan Gyujin'e odaklanmıştı. Soldan üçüncü sırada oturan juri üyesi önündeki mikrofona yaklaştı ve "Kendinizi tanıtın lütfen" dedi.

 Yaprak gibi titrediğini buradan bile görebildiğim Gyujin bir şeylere gevelemeye başladı ama önündeki mikrofondan o kadar uzak duruyordu ki, ne dediğini duyamıyordum bir türlü. Jüri de aynı problemi yaşıyor olmalıydı çünkü gene aynı adam aynı tavırla önündeki mikrofona eğilip sıkılmış bir sesle "mikrofona lütfen genç adam" dedi. Evet Yahni Çocuk, mikrofona konuş... Mikrofona konuş da sesinin de bedeni gibi titreyip titremediğini öğreneyim.

 Gyujin bir kaç adım atıp önündeki mikrofon ayaklığına yaklaştı ama ayaklık kendi boyu için biraz kısa olduğundan -ondan önce içeri Hobbit kıvamında bir kız girmişti ve salonun kapısından çıktığında ağlayarak koridoru terk etmişti-  yükseltmeye çalıştı. İki eliyle beceriksizce mikrofon ayaklığı çekiştirirken nasıl becerdiyse üstündeki mikrofonun çıkıp havada parandeler atmasına neden oldu. Açık olan mikrofon tok sesler çıkararak sahnenin tahta zemininde bir kaç defa zıplarken bir kahkahanın dudaklarımdan kaçmasına engel olamadım ve geldiğinden beri elindeki müzik notalarını kurcalayıp ses egzersizleri yapan diva sendromlu bir çocuktan tuhaf bakışlar kazandım. Dudaklarımı ısırıp bakışlarımı gene salona çevirdim ve Gyujin'in tavuk peşeleyen beceriksiz bir çiftçi misali merdivenlerden aşağı yuvarlanan mikrofonun peşinden koştuğunu gördüm. Sonunda mikrofonu yakalamayı başarıp kıpkırmızı bir yüzle doğrulduğunda gene kikirdedim. Bu sefer kapının yanında duran çatık kaşlı görevlinin de dikkatini çekmiştim ne yazık ki. Adam bakışlarımı takip edip beni güldürenin ne olduğunu keşfetti ve onaylamaz gözlerle beni uyarıp kapıyı kapatmak için öne atıldı. Lanet olsun.

 Gene de kapı kapanmadan önce bir kere daha kahkaha atmama neden olacak bir şey duymama engel olacak kadar hızlı değildi ama:

"Be-be-be-ben... Ben... Gyu-gyu-gyu... Gyujin..."

 Zavallı çocuk... Kekeliyordu...

*******************************
 Sonunda elememi tamamlayıp o ahşap kapılardan dışarı çıktığımda rahatladığımı hissettim. Aslında işlerin çok iyi gittiğini söylemeyemezdim çünkü Yahni Çocuk'la olan kavgamız jurinin kulağına kadar gitmiş ve üzerinde aylardır çalıştığım performansım hakkındaki iyi eleştirilerin üzerine gölge düşürmüştü. Bir şeye inandılar mı geri döndürülmesi imkansız olan Korelileri aslında gayet cici olduğuma ikna etmek cidden zordu. Ama en azından halkı kandırabilecek kadar şirin rolü yapabileceğime ikna olmuşlardı sanırım...

 Jüriden kaçını gerçekten etkilediğim hakkında düşünür ve sesimin çatladığı o an için hayıflanırken neredeyse hiç kimsenin kalmadığı koridorda köşedeki sandalyeye çökmüş birinin iç geçirip "Elemem berbattı..." dediğini duydum. Başımı çevirip baktığımda omuzları düşmüş Yahni Çocuk'u gördüm ve gülümsememe engel olamadım. Bu kadar stresten sonra biraz eğlensem fena olmazdı değil mi? Zıplamamak için kendime engel olmaya çalışarak gidip Gyujin'in yanındaki sandalyeye oturdum:

 "Demek elemen berbattı..."

 Biraz önceki fısıltısını birinin duymasına şaşırmış gibi görünen Yahni Çocuk başını hayretle kaldırdı ama konuşan kişinin ben olduğumu fark edince hayret ifadesi yerini kişisel savunma ile karışık bir tiksintiye bıraktı.

"Evet. Bu yüzden mutluluk göz yaşları dökmek istiyorsan başka bir yere git, şu anda sen ve saçmalıklarınla uğraşacak halim yok."

 Gerçekten yıkılmış görünüyordu. Neden bilmiyorum o anda Gyujin'e elemesini izlediğimi söyleyip kendisiyle dalga geçmek çok çirkin, çok acımasızca gelmeye başladı. Bir önceki cümlemde kullandığım alaycı tonumu bir kenara bırakıp konuşmaya devam ettim:

"Bence seçileceksin. Bak, öncelikle kızma ama.." Tepkisinden birazcık çekinerek derin bir nefes aldım, "Elemenin birazını gizlice izledim tamam mı?"

 Öfkeyle bana döndü ağzını bir şeyler söylemek için açtı ama onun başlamasına izin veremezdim, çünkü karşılık verdiğinde tek yapacağımız her zamanki gibi kavga etmekti:

"Kızma demiştim ama. İtiraf ediyorum, elemeni izlememin sebebi seninle dalga geçebilecek birkaç koz bulabilmekti ki sen bu konuda bana bolca malzeme verdin. Yani ismini söylerken kekelemen falan... Sonra mikrofonla olan küçük kavgan..." Birden çıkan kıkırtımı bastırmakta başarısız olunca Gyujin kaşlarını çattı, gene de konuşmaya devam etmeme engel olmadı.

" Her neyse... Ama onlar zannettiğin gibi çok çok yetenekli insanları aramıyorlar, geliştirebilecekleri bir potansiyeli olan insanları arıyorlar. Mesela elektro keman çalan Amerikan kızı hatırlıyor musun?" Yavaşça başını salladı: "Büyük ihtimalle elenecek, çünkü yeteneği çoktan gelişip kendine ait bir yol bulmuş bile. Onlar eğip bükecekleri kişileri istiyorlar, çokta kendine has bir yol belirleyip yetenekleriyle onları karşısında durabilecekleri değil. Bu yüzden senin gibi bir beceriksiz onlar için altın yumurtlayan tavuğa dönüşebilir, üstelik her şeyi şirkete borçlu olacağından ileride başına geleceklere sesini çıkaramazsın bile."

 Ona beceriksiz dememe rağmen aldırıp bir karşılık vermemişti, daha çok söylediklerimi tartıyor gibiydi. Bu savunmasız halinden yararlanıp merakımı giderse miydim acaba?

"Ama bütün bunları bir kenara bırakırsak... Neden elemelere girdin ki? İçeride soruyu sorduklarında da cevap veremedin, sanki buraya bir amacın olmadan gelmişsin gibi..."

 Bir süre başını öne eğip düşündü, ben de bana samimi bir cevap vereceğini umdum. Ta ki...

"Peki ya sen? 'İdol olup benden küçükler için güzel bir örnek olmak istiyoruuum!' derken ciddi miydin? Bu öfke kontrolü sorunun, karakter bölünmesi problemin ve şiddet eğiliminle nasıl kendinden küçük çocuklara iyi bir örnek olacaksın, merak ediyorum doğrusu."

"Sen... Sen benim elememi mi izledin?!"

"Yapacak daha iyi bir şey yoktu. Ayrıca elinde koz isteyen tek kişi sen değilsin Kitty." Konuşmamız süresi boyunca ilk defa sırıtarak oturduğu yerden kalktı ve telefonunu cebinden çıkardı: "Sebebini anlamasam ve bu durum beni fena halde huzursuz etse de bir şekilde yardımcı oldun sanki. O yüzden sana karşı olan kozlarımdan birinden heba ediyorum." Telefonunu biraz kurcaladı sonra gözlerimin önünde tutarak bir kaç gece önce çektiği resmimi sildi. "Artık elimde sadece gece gezintilerin kaldı..."

 Tekrar doğrulup telefonunu cebine tıktı ve meraklı gözlerini üzerime dikti:

"Gerçekten de... O gece orada ne işin vardı?"

"Lee Wiu ile aranda ne var?"

 Bir köşeye çekilmemi beklerken karşı saldırıda bulunmuş olmamı beklemiyordu herhalde çünkü Gyujin'in yanaklarını şişirerek söylediği bir sonraki cümlesi 12 yaşındakilerin ağzına yakışan bir şeydi:

"İlk önce ben sordum."

Yahni Çocuk'a bir "gerçekten mi?" bakışı atmayı planlarken sonunda eleme salonundan çıkıp yanımızdan geçen juriyi fark ettim ve yetkililerden birinin bakışlarını da üzerimizde hissedince iğneleyici bir cevap veremeyeceğimi anladım. Zaten yetkili birkaç gece önce beni uyaran adamdı ve her an ikimizin birbirinin üzerine atlamasını bekler gibi şüpheyle gözlerini bize dikmişti. Bu yüzden durumu lehimize çevirmem gerekiyordu... 

 Bir sonraki hareketimi beklemediğinden emin olduğum Gyujin'e bir an bile bakmadım, çünkü yapacağım şey ikimizin de içini açmayacaktı pek. Bir zıplayışta yerimden kalktım, her ne kadar ortalama bir boya sahip olsa da benden uzun olan Gyujin'in boyuna yetişmek için parmak uçlarımda yükseldim ve çocuğa sıkıca sarıldım. Vücudunun gerilip anlık bir refleksle geri çekilmeye çalışmasına aldırmadan pek de uzakta olmayan yetkilinin de duyacağından emin olduğum yüksek bir fısıltıyla ve en tatlı sesimle:

"Merak etme Gyujin. Bence bu elemeyi geçeceksin. İkimiz de geçeceğiz" dedim.

 Yetkilinin yüzünde tatmin olmuş bir gülümsemeyle ilerlemesini bekledikten sonra hemen Gyujin'i bıraktım ama ses tonumu değiştirmeden devam ettim:

"Bu arada da sırlarımızın kendimize kalmasının bir sakıncası yok, değil mi?"

_____________________________________________

7 Mayıs 2013 Salı

[12. Bölüm 2/2] - Şov Zamanı


O günden sonra tek yaptığım tanıdığım insanlardan kaçmak oldu. Lee pisliğinin hava atmalarına katlanacak havamda değildim. Hello Kitty ile bir kere daha takışırsak ilk uçakla eve gönderileceğim konusunda uyarı almıştım. Ve 5 numarayı ne zaman görsem gözümün önünde mavi geceliğinin altında serbestçe duran göğüsleri geliyor, kendimi sapık gibi hissetmeme sebebiyet veriyordu.
Bu sırada olan tek güzel şey oda arkadaşım Hunye ile iyi arkadaş olmaya başlamamızdı. Elinde sürekli bir fotoğraf makinesi ile dolaşıyor, zaman zaman ona modellik yapmamı istiyordu. Başlarda biraz yadırgasam da, güzel bir fotoğrafın ardından çocuk gibi sevinmesi iyiden iyiye hoşuma gitmeye başlamıştı. Hunye hem uyumlu hem de sakin ruhlu biriydi. Yemeklere herkesten önce iniyor, kimse ortalarda yokken otelden sıvışıyor etrafta tur atıyor sonra da odamıza çıkıp birbirimizin işine karışmadan takılıyorduk. Kore'de başıma gelen en güzel şeydi o.


***


Eleme gününün sabahında Hunye ile birlikte herkesten önce otobüse binip en arkadaki koltuklara kurulduk. United Ent. binasına varana kadar ikimiz de tek kelime etmedik. Hunye'nin dudaklarının kıpırtısına bakılırsa dua ediyordu.

Binanın içerisinde elemelerin yapılacağı büyük salona ilerlerken fazlasıyla heyecanlandığımı, hatta umutsuzluğa düştüğümü hissettim. Kulaklarım uğulduyor, midem bulanıyordu. Tamamen paniklemiştim ve bu işleri parlak hale getirmezdi. 4. kattaki salonun önüne gelince Hunye'ye biraz hava almam gerektiğini söyleyip nereye gideceğimi bilemez halde arkamı dönüp uzaklaştım. "Personel harici girilmez." tehdidini savuran uyarı levhasına aldırmadan önüme çıkan ilk kapıyı açtım ve merdivenlerle karşılaştım. Tırabzanlardan destek alarak güçlükle tırmandım ve çatı katının serinliğine kendimi attım. Kaç dakikadır orada öylece durup sakinleşmeye çalıştığımı bilmiyordum... Kendimi her şeyin iyi olacağına inandırmama çok yakınken arkamda kırılan camın sesini duyup telaşla döndüm. Başımın yine belaya gireceğini düşünmüştüm ama durum tamamen farklıydı. 

5 numara elindeki camdan yapılma -bir zamanlar her neyse- bir şeyi düşürüp kırmış, yüzünün tam ortasına yerleşmiş bir şok ifadesi ile donup kalmıştı. Gözümün önünden tanıdık görüntüler geçerken yere çöktü ve kırılan cam parçalarını toplamaya yeltendi. Daha fazla dayanamayacağımı anladım ve aramızdaki mesafeyi iki büyük adımla geçerek ona ulaştım. Ellerini kesmeden önce cam kırıklarına dokunmasına engel olup 5 Numarayı kendime doğru çektim. 

Günlerdir aklımdan çıkmayan şeyi yapmanın getirdiği rahatlamayla nefesimi koyverdim. 5 Numara kollarımın arasında kendisini bana teslim etmiş öylece dururken o anın tadını çıkardım. İki gün önce tiril tiril mavi geceliğinin içerisinde, sabah serinliğinin etkisiyle dirileşmiş göğüsleri şimdi benim göğüs kafesime temas ediyordu. Bu sefer sütyen giyinmişti ama yine de iyi hissettiriyordu. Acaba gerçek büyüklüğü bu muydu yoksa şu büyük gösteren destekli çamaşırlardan mı giyinmişti? Geçen geceki gibi yalnızca ince bir kumaşla örtülüyken -ya da daha iyisi tamamen çıplakken- onları kendime bastırmayı öyle çok isterdim ki...

Kafamın içinde dönen hepsi birbirinden erotik binlerce düşüncenin parmak uçlarımdan akarak dışa vurmasını engellemeye çalışırken 5 Numara tarafından hafifçe itildiğimi hissettim. Saatini gösteriyordu. Elemeler! 

Bir an için burada neden bulunduğumu unutmuştum. 

Aceleyle büyük salonun olduğu kata indiğimizde Hello Kitty ve Lee'nin soran bakışlarını üzerimde hissettim. Onlardan tarafa bakmamaya özen göstererek kalabalığın içinde Hunye'yi bulup yanına iliştim. 


***


İnsanları sırayla salona çağırmaya başladılar. Kimileri üzgün, kimileri oldukça keyifli çıkıyorlardı. Ancak istisnasız hepsinin yüzlerinden sınavı öyle ya da böyle atlatmış olmanın rahatlığı okunuyordu. Bu durum geride kalanlar, yani bizleri, daha fazla germekten başka bir işe yaramıyordu tabii. 

İsmimin -ya da göğsüme iliştirdiğim numaramın- neden hala okunmadığını merak ederken, numarası anons edilen Shin Dae -hayır bu sefer 5 numara değildi- ayağa kalkıp kireç gibi bir suratla salonun kapısına doğru ilerledi. Onunla birlikte bir kişi daha çağırılmıştı. Kim olduğunu duyamadım ancak bir görevli kapıda durup "Sıradaki yarışmacıları izlemek için herkesi içeri alayım."  der demez anladım. Lee yine kişisel şovunu sunacaktı...

İçeri girip büyük salonda duvar kenarlarına oturduğumuzda Lee sanki hiçbirimizin varlığından haberi yokmuş gibi, tam ortada spot ışıklarının altında, yüzünde dramatik bir ifadeyle aynada kendisini süzüyordu. Yanında da onun tavrının tam aksini takınmış olan Shin Dae ne yapacağını bilemez ve yenilgiyi tamamen kabullenmiş halde omuzlarını düşürmüş öylece duruyordu. 

Jüri dahil herkes sesini çıkarmadan salonun ortasında duran bu ikiliye merakla bakarak şovun bir an önce başlamasını sabırsızlıkla bekliyordu. Lee sonunda DJ'e başıyla işaret verdi ve gitarın çığlığı ile dansına başladı...

Shin Dae kıpırdamadan öylece dururken Lee yavaş hareketlerle etrafında dönerek dans etmeye başladı. Şarkıcı nakarata girmeden önce yükselmeye başlarken o da daha büyük ve keskin hareketlerini göstererek yalnızca 5 numaranın değil etrafımda oturan bütün kızların nefeslerini bir anlığına tutmasına sebep oldu. 
Nakarat duyulmaya başlandığında Lee 5 numarayı kollarının arasına alıp istediği gibi dans ettirmeye başladı. Yüzünün her bir köşesini al basmış olan kız ne yaptığının farkında değilmiş gibi görünüyordu. Belki de koreografinin öyle olması gerekiyordu, bilmiyorum. Ama hoşuma gitmemişti.
Şarkıcı ikinci kısma girerken Lee 5 numaranın arkasından yaklaştı ve boynuna doğru sokuldu. Dansına devam ederken kızın kulağına hiçbirimizin duymadığı bir şeyler fısıldadı ve sarı hırkasının fermuarını ondan bir onay gelmesini beklemeden müzikle uyumlu bir hızda indirmeye başladı. Bu kızlar neden hep fermuarlı şeyler giyiniyorlardı ki? İncecik hırkayı yavaş yavaş sıyırıp omuzlarını açıkta bıraktığında kızın boynuna minik bir öpücük kondurup hemen iki yanımda oturan kızın yüksek sesle iç çekmesine sebep oldu. Bir ikisi de elleriyle ağzını kapatmış, çığlık atmamak için kendilerini kendilerini zorluyor gibi görünüyorlardı. 
Sarı kazağı sol eliyle duvar kenarında duran kolonların üzerine attıktan sonra -bir kere daha- keskin hareketlerle dans etmeye ve kendi gömleğinin düğmelerini birer birer açmaya başladı. Son ikisine gelince gömleğini iki yandan tutup sertçe çekmesiyle düğmeler sağa sola fırladı. Bir erkeğin "Ah!" sesini duyduğumda "Bu kadarı da fazla!" diye düşündüm. Kızların etkilenmesini anlayabilirdim ama... Erkekler?!
Lee'nin öpücüğü ile iyice büyülenmiş gibi görünen 5 numara ikinci defa nakarata girildiğinde bu sefer uyumlu şekilde kıvrılıp, bükülmeye başladı. Evet buna tam olarak kıvrılıp, bükülmek denirdi. Bu kadar insanın önünde bu kadar samimi bir dans gösterisi yaparken akıllarından ne geçiyordu bilmiyorum. 
Chris Brown şarkıda köprüye girdiğinde ikisi artık bir uyum tutturmuşlar, sanki daha önce defalarca prova etmiş gibi dans ediyorlardı. 5 numara spotların altında terden ıslanmaya başlamış saçlarını savurarak Lee'nin onu baştan çıkarmasına izin veriyor, oyuna ortak oluyordu. 
Gitar bir kere daha solo çığlığına başlarken artık iyiden iyiye transa girmiş kız kalçalarını kıvırırken bir yandan karşısındaki adamın bacaklarını boydan boya elleyerek yere kadar çöktü. 5 numarayı büyülediği için son derece tatmin olmuş görünen Lee ayaklarının dibindeki kızı ödüllendirmek için -bir kere daha-  rakibesi kızları kendilerinden geçirerek siyah kolsuz tişörtünü çıkarıp attı ve benimkinden olabildiğince farklı olan kaslı vücudunu sergiledi. 

Bu sefer ciddi ciddi çığlık atanlar olmuştu. Bronz teninin üzerinde parlayan ter damlalarının işe ayrı bir seksapalite kattığını fark ettiğimde aynada kendi, bembeyaz yansımama baktım ve asla pembeleşmekten öteye gidemeyen güneşlenme seanslarıma bir küfür yolladım.

Büyücüsünün çarpık gülümsemesi ile artık kalkması gerektiğini anlayan 5 numara, oğlanın normalde olması gerekenden oldukça düşük bir yerde duran pantolonunun kemer kısmına tutunarak başını geri attı. Lee havada parmaklarını tek tek bükerek bana bile biraz estetik görünen bir 'gel' işareti yaparken kız artık iyiden iyiye terlemiş vücudunu dikleştirdi ve son yarım dakikadır kapalı olan gözlerini açtı. Son notalar duyulana kadar ikili aralarından rüzgar bile geçmeyecek kadar yakın, ahenkle dans ettiler ve burunları birbirinden bir santimetre uzaklıkta birbirlerinin gözlerinin içine şehvetle bakarken şovlarını bitirdiler.

 Şarkı durduğunda salonda kimseden ses çıkmıyordu. Kızların bir kısmı elleri hala yüzlerini kapatır halde, bir kısmı ise çirkin görünmek umurlarında bile olmadan ağızları bir karış açık, şaşkınlık ve açlıkla az önce ufak çaplı bir ön sevişme yaşayan çifte bakarken, erkekler yüzlerinde hoşnut olmayan ifadeler taşıyorlardı. Hemen karşımızdaki duvarı tamamen kaplayan aynada kendimi kontrol ettiğimde ağzımın tiksinti ile büzülmüş olduğunu ve gözlerimden alevler çıkardığımı gördüm. Kimse görmeden kendime umursamaz bir ifade vermeye çalıştıysam da, pek başarılı olabildiğimi sanmıyorum.

Jüriden biri ayağa kalkıp alkışlamaya başladığında hipnoz olmuş insanlar birer birer gerçek dünyaya dönmeye başladılar. Kızlardan bir çığlık ve alkış tufanı gelirken, erkekler tebriklerini belirtmekte en az benim kadar isteksiz görünüyorlardı.

Bütün jüri üyelerinin önünde ayağa kalkması ve hayranlıkla onu alkışlamaları yüzünden kendinden geçmek üzere olan Lee abartılı bir reverans yaptı ve kim olduğu hakkında hiçbir fikrimin olmadığı bir kız tarafından uzatılan havlusu ile üst tarafı çıplak olan vücudunu kurulayarak vakur bir edayla salondan çıktı. 

Jürinin ara verildiğini söylemesi ile beraber herkes aceleyle salonun dışına çıkmaya başladı. Önde kızların olduğunu söylememe gerek var mı? 
Sona kalan birkaç kişiyle birlikte kapıdan çıkarken arkama dönüp baktığımda 5 numaranın hala salonun ortasında durduğunu gördüm. Nerede olduğunu, az önce neler yaşadığını bilmiyormuş gibi görünüyordu. Benim ona baktığımı görünce gözlerinde bir aydınlanma oldu. Belki de ona açıklama yapabileceğimi düşünüyordu.

Ancak o an nedense onunla konuşmak hiç çekici gelmedi... Arkamı döndüm ve hızla salondan çıkıp içecek makinesinin önünde düğmelerle boğuşan Hunye'nin yanına gittim.
Hunye bölmeye düşen metalin sesini duyduktan sonra eğildi ve kutu kolasını alıp, doğrulurken yüzüne bastırdı. Bana döndüğünde neden öyle yaptığını sormayı düşündüm ama buna gerek kalmadan, Hunye biri fena halde kanlanmış gözlerini bana dikerek açıklamasını yaptı.

"O çocuk gömleğini yırtarken fırlayan düğmelerden biri gözüme çarptı. Bir süre göremeyeceğim sanırım, ha?"

________________________________________________________________



6 Mayıs 2013 Pazartesi

[12. Bölüm 1/2] - Başımı Belaya Sokma Konusunda Usta Sayılırım



Öndeki aracı takip etmesini söylediğimden beri aynadan beni gözetleyen taksi şoförüne parayı uzattım ve üstünü vermesini beklemeden aceleyle arabadan indim.

Klişeleşmiş cümlem üzerine yaşlı adam "Amerikalı mısın?" diye sormuş, sonra Seattle'daki akrabalarından bahsetmeye başlamış, Jay Park'ın bir zamanlar ablasının komşusu olduğunu söylerken başını onaylamaz bir tavırla sağa sola sallamıştı. Amerikalı olduğum yanılgısını düzeltmeden sadece kafamı sallayarak her sözüne onay vermem sonrasında da muhabbet etmeye pek hevesli olmadığım mesajını -sonunda- almış ve işine dönmüştü.

Hello Kitty'nin taksiden indiği yer olan metro çıkışında yazan ismi okuyup Hongdae'de olduğumuzu  anladım. Gençlerin uğrak mekanı olan Hongdae'nin, turistlerin ucuz yollu eğlencesi, Amerikalı askerlerin Amerikan Üssü'nün bulunduğu İtaewon'dan sonra en çok uğradıkları semt, yeni yetme modacıların Mekke'si olduğunu Türkiye'deyken her bir sayfasını defalarca okuduğum rehberden biliyordum. Peki Hello Kitty burada ne karıştırıyordu? Küçük butiklerin gece yarılarına kadar açık olduğunu biliyordum, ancak özel tasarım bir Hello Kitty'li etek almak için biraz saçma bir zaman değil miydi bu?

Görülmek istemezmiş gibi telaşla yürümesini birkaç metre geriden takip ederken bir yandan da sarhoş insanlara çarpmamaya çalışmak zorunda kaldım. Sağda solda dükkan önlerine, merdivenlere oturmuş içkilerini içen genç erkekler Hello Kitty'yi meraklı gözlerle süzüyorlardı. Önlerinden geçip gitmeden önce hayranlıkla karışık hayretle yüzüne bakıyorlar, hemen arkasından bakışlarını daha aşağıya -kalçalarının olduğu bölgeye- indirip yılışık gülümsemeleri ile birbirlerini dürtüyorlardı. Dikkat çekmemek için özenle seçilmiş gibi duran aşırı sıradan kıyafetlerin içinde nasıl olup da bu kadar ilgi çekebildiğini bir türlü anlayamasam da, insanların tavırları beni rahatsız etmeye başlamıştı. Ancak Hello Kitty bu bakışların farkında değilmiş gibi son sürat yürümeye devam ediyordu.

Vitrinini kız güzeli bir erkeğin devasa boyutta resimlerinin süslediği The Face Shop isimli kozmetik mağazasının önünden üçüncü defa geçişimizde omuzuma çarpan delikanlılardan birinin "Latin Amerikalı bence. Böyle yuvarlak kalçalar başka nerede?" sorusunu takip eden kahkahalar yüzünden geri dönüp kavga çıkarma içgüdüme karşı koymak zorunda kaldım. Hello Kitty'yi gözden kaybetme riskim olmasaydı bir Türk kızının vücudu hakkında konuşurken salyalarını toplamaları gerektiğini öğretebilirdim o çocuklara. 

Sinirim ve uzun süreli yürüyüşümüz yüzünden nefes nefese kalmışken Hello Kitty aniden ara sokaklardan birine daldı. Hemen arkasından ben de tabii... Sokağın ortasında öylece kalakalması ve ufak bir çığlık koyvermesinin arkasından telaşla tepesinde kırmızı neon harflerle V-Hall yazan kapıya doğru yönelmesini izledim. Olduğum yerde durmam neler olduğunu görebilmem için şimdilik yeterliydi. Duvara iyice yanaşıp karanlıklar içine saklandıktan sonra nefesimi düzenleyip olacakları beklemeye başladım. 

Ancak Hello Kitty siyah hoodiesinin cebine elini soktuğunda gölgesine sığındığım kirli duvardan bir ses geldi. 

"Benlen-hık- kade-attırıve-be-yan-hık"
"Ha?! Kim var orada? Göster kendini? Kimsin dedim?!"
"Benimle bir kadeh hık attırsana be yanki."

Duvarın dibine çökmüş pislik içerisindeki bir evsiz yavaş yavaş doğrulurken Hello Kitty tamamen aklımdan çıkmış, tek derdim adamın dokunuşlarından ve bir kibrit çakışı ile havaya uçmasına sebep olacakmış gibi kokan nefesinden kaçınmak olmuştu. 

"Arkadaşımı belediyeden görevliler geldi, götürdü. Tek başına keyfi çıkmıyor bu meredin hık."

Hıçkırıkları ile yer yer bölünen gevrek konuşmasının sonlara doğru boğuklaşması ve yüzünün şeklinin değişmesi hayra alamet değilmiş gibi göründü gözüme.

"Bence bu gecelik yeterince içmişsiniz bayım. Hem bana pek iyi görünmediniz. Yani... Doğal rastalı saçlarınız, petrole bulanmış gibi duran kıyafetleriniz, yer yer kahverengileşmiş gri dişleriniz ve içindeki kim bilir hangi evcil hayvanları barındıran tırnaklarınız haricinde diyorum... Pek iyi görünmüyorsunuz."
"Ben iyiyöööğğğ--"


***

"Ecelini kaybettin de onu mu arıyordun Yahni Çocuk?"

Son derece kötü kokan sarhoş herif tam önümde kusarken kaçmaya çalışmış, yoluma çıkan çöp tenekesine çarpıp gürültüyle devirmiş ve Hello Kitty'ye yakalanmıştım. Yakalanmanın şokuyla olduğum yere çivilenince de adamın turuncuyla kırmızı arası kusmuğunun hedefi olarak bir taşla iki kuş vurmuştum. Ancak o anda heba olup giden -Amerika'dan getirttiğim- ultra pahalı Air Jordan'larıma üzülmek ikinci plandaydı. Öncelikle Hello Kitty'nin sorusunu savuşturmak zorundaydım. Öte yandan aklıma hiçbir şey gelmiyordu...


***

Bana doğru bir adım atarken tek eliyle kapüşonunu indirip gözlerine yaptığı koyu makyajı ortaya çıkardı. Normalde -kıvrımlı bir eyeliner ile desteklenmiş- aklıma türlü düşüncelerin hücum etmesine sebep olacak kadar seksi görünen gözleri, içinde bulunduğumuz olağanüstü hal sebebiyle korkudan bacaklarımın titremesine sebep oldu. Ve bu da mantıklı bir bahane bulmamı daha da zor hale getirdi. 

"Sana soruyorum! Ne işin var burada? Yine beni mi takip ediyorsun?"

Sorularını sıralarken adım adım yaklaşması zamanın daha hızlı akmasına ve aklımın iyice bulanmasına sebep oluyordu.

Sadece gerçeği mi söylesem? Gerçeği söylemek her zaman en iyi seçenektir. "Aa, aslında ben... Oda arkadaşımı zor bir durumda bıraktığım için vicdan azabına bağlı insomia yaşadım. Sonra oda arkadaşının bana bıraktığı not yüzünden belki onunla karşılaşırım diye otelde sinsi sinsi dolaşmaya çıktım. Bir de ne göreyim? Sen ve o lanet olası Lee fısır fısır konuşuyorsunuz! Üstelik gayet samimi bir şekilde... Orada, büyük bambu ağacının arkasında saklanır, ne haltlar karıştırdığınızı merak ederken senin yılan gibi kapıdan dışarı süzüldüğünü gördüm ve merakıma yenilip peşinden geldim."

Ben bunları düşünürken Hello Kitty çoktan burnumdan bir karış uzağa düşecek kadar yakınıma gelmiş, gözlerini kocaman açmış, yüzündeki o korkutucu ifadeyle cevabımı duymak için bana son saniyelerimi verdiğini belli ediyordu. 

"Seni takip ettiğimi de nereden çıkardın? Hem ne demek 'yine'?"
"Daha birkaç saat önce zorba bir aşık gibi kapıma dayandığını hatırlatırım sana!"
"Kişiliğimle hiç örtüşmeyecek zorba tanımını bir kenara bırakırsak... Aşık mı? Ben... Sana?" sorumu kocaman ve hiç de içten olmayan bir kahkaha ile süsleyerek zaman kazanmaya çalıştım. Hello Kitty iyice sinirlenmiş görünüyordu. Belki yine şuracıkta üzerime atlardı da ben de onu takip ettiğimi itiraf etmek zorunda kalmazdım.

"Eh en azından yerini biliyorsun. Senin gibi bir salağın benim seviyemde birine aşık olması hadsizlikten başka bir şey olmazdı!"
"Business Class'ında uçtuğum uçağın 'kıç tarafında' seyahat eden birinin seviye farkından bahsetmesi ne kadar enteresan?"
"İki kuruş fazla para verdin diye kendini adam mı sandın be?!"
"Kitty, Kitty, Kitty... İçindeki mahalle karısını bir an olsun saklayamaz mısın sen?"
"Sen kime mahalle karısı diyorsun be?!"
"Aslında tam olarak mahalle karısı değil, 'içindeki mahalle karısı" demiş---"

Ağız dalaşımız Hello Kitty'nin çalan telefonu ile yarıda kesildi. Aslında buna şükretmeliydim. Onu daha ne kadar oyalayabilirdim bilmiyorum. Karşımda burnundan soluyan kız telefonu kulağına götürürken az önceki soruyu unutturacak kadar önemli bir çağrı olması için içimden dua ettim.

"Alo? Evet benim. Ah, uyku tutmamıştı da... Tansiyon mu? Ben... Ben gayet iyiyim, gerek yok. Ee... Tamam o zaman spadan çıktıktan sonra hemen gelirim. Gerçekten gerek yoktu aslında... Alo?..."

Telefonu kapatırken yüzü allak bullak olmuştu. Kimin aradığını bilmiyordum ama hayatımı kurtardığı için o isimsiz yabancıya minnettardım. Yakayı sıyırdığımı anlamanın verdiği ilk sevinç geçince donup kalmış olan Hello Kitty'nin boşluğa dikilmiş olan gözlerinin önünde elimi sabırsızca bir iki defa salladım.

"Hey! Kimdi o arayan? Önemli bir şey mi?"

Kafasını iki yana salladıktan sonra uzun süredir kırpmadığı gözlerini birkaç saniyeliğine kapalı tuttu ve

"Otele dönmem lazım. Hemen." dedi.


***

Ben kalabalık Hongdae gecesinde boş bir taksi bulabilmek için çırpınırken yanımda dakikalar boyunca sessizce bekledi. Arada kaçamak bakışlarla ne olduğunu anlamaya çalışmamı da görmezden geldi. Normalde benimle aynı havayı solumaktan bile ölümüne nefret ettiğinden emin olmama rağmen, neden hala üzerime atlayıp kalan saçlarımı da yolmadığını anlamak benim için imkansızdı.

Zor da olsa bir taksi buldum ve yüzünde hala küskün bir ifade olan Hello Kitty'ye kapıyı açtım. Yüzüme hiç bakmadan arka koltuğa oturup biraz yana kaydı. Bir an için yanına oturmayı aklımdan geçirsem de, berbat ruh halinin geçeceği tutar da yine pençelerini kafa derime geçirir diye korktuğumdan vazgeçip şoförün yanına kuruldum. 


***

Kaldığımız otelin bulunduğu sokağın başına geldiğimizde yol boyunca ağzını bıçak açmamış olan Hello Kitty'nin "Burada ineceğim." diyesi tuttu. Araba sağa yanaşıp durur durmaz kapıyı açtığı gibi varlığımı unutmuşçasına, bir an tereddüt etmeden dışarı fırladı. Gece boyunca onlarca erkeğin arkasından yiyecekmiş gibi bakmasına şahit olduktan sonra tek başına yürümesine müsaade edemeyeceğim için taksicinin parasını ödeyip ben de arkasından indim. 

Hello Kitty'yi beni Hongdae'nin arka sokaklarında öldürmekten alıkoyacak kadar büyük hayal kırıklığı yaratan telefonun içeriğini merak ederken, bir yandan da simsiyah hoodiesinin kalçasının tam üstünde yaptığı kıvrımın adımlarıyla birlikte hareketini izleyip, kafamın içerisinde olası senaryolar üretmeye çalıştım. Başı belaya mı girmişti? Sanmam... Bu kadar sakin olamazdı. Daha çok elinden pembe kediciği alınmş bir kız çocuğunun ruh halindeydi. İyi ama neden?

Sormadan öğrenemezdim...

"Kimdi arayan?"

Duymamazlıktan mı geldi, yoksa gerçekten mi duymadı bilmiyorum, ama hiç tepki vermeden yürümeye devam etti. Ancak o kadar kolay pes etmeyecektim. Merakımdan ziyade, görmezden gelindiğim için iyiden iyiye kırılan onurum buna izin vermezdi. Gün içerisinde iki defa kendisi tarafından darp edilmemden bahsetmiyorum bile.

Adımlarımı hızlandırıp otelin kapısına varmışken onu kolundan yakaladım ve sorumu yineledim;

"Kimdi arayan?"
"Ne araması?"
"Hongdae'deyken... Kim aradı seni?"
"Seni ilgilendirmez. Çek şu elini, içeri girmem lazım."
"Beni görmezden gelme!"
"Sen de seni ilgilendirmeyen işlere burnunu sokma! Ayrıca bugün beni takip ettiğini unutmuş değilim! Hesabını ayrıca soracağım. Şimdi acelem ,var senin gibi bir sefilin cevaplarıyla vakit kaybedemem."

Yüzünde tiksinti dolu ifade ile kolunu elimden kurtarmaya çalıştı. Bu kız canımı iyice sıkmaya başlamıştı. Daha önceki hareketlerine ses çıkarmamış olabilirdim ama...

"Benim gibi bir sefilin makyajsız fotoğrafına sahip olduğunu ve Hongdae'nin arka sokaklarında kim bilir ne haltlar karıştırmak üzere olduğuna şahitlik ettiğini unutuyorsun galiba!"
"O fotoğrafı sileceksin ve bu geceki olaydan kimseye bahsetmeyeceksin!"
Ona doğru bir adım attım; "Aksi halde ne yaparsın? Yine bana saldırır mısın? Hem de otelin kapısının önünde. Lobide pineklemekte olan gececilerin buraya ulaşması kaç saniye sürerdi sence? Yeni fotoğraflar vermek ister miydin merak ediyorum. Hem de bu pespaye halinle?"
"Halimde pespaye olan hiçbir şey yok. Ben sadece..."
"Oda arkadaşından mı ödünç aldın bunları? Üzerinde pembe olmayan bir şeyler görebileceğim asla aklıma gelmezdi."

Yüzündeki ne diyeceğini bilemez ifadeden doğru yolda olduğumu anladım. Belki biraz daha üstüne gidersem onu ağlatabilir, birkaç saat önce kafamla ilişkisini kesmek zorunda kalan bir tutam saçımın intikamını alabilirdim. Hoodiesinin fermuarını tutup biraz aşağı indirerek konuşmaya devam ettim. Hello Kitty ne yaptığımı anlamaya çalışırcasına bir elime bir yüzüme bakıp duruyordu.

"Gerçekten senin tarzın gibi durmuyorlar. Bir renk, bir parıltı, bir kedicik, gökkuşağı... Neresine bakarsam bakayım bir 'limited edition' pembelik göremiyorum. Yoksa dışarıdan bakıldığında görülemeyecek parçalar mı sınırlı üretim?"

Boynunun aşağısında bir yerlere bakarak yaptığım ima suratımın ortasına yediğim bir tokatla karşılık buldu. Elim hala fermuarında öylece kalmıştım. Yanağıma özenle nakşettiği tokatın sesine insanların toplanmaya başladığını fark edince Hello Kitty hoodiesini elimden kurtarıp aceleyle otele girdi. Koridorda ettiğimiz kavga sonrasında beni azarlayan şapkalı görevliyi görünce onu takip edip, içeri girmekten başka çarem kalmamıştı. Adam gözlerinden ateşler saçarak birilerine bizi ayak altından kaldırmalarını emretti. Eve dönüş biletimin tarihinin kesinleştiğini artık anlamıştım. Yanağımda az önce tokat yediğim bölge hala yanıyordu ama... Kimin umurunda...

***

Düşüncelerimin içinde boğulmaya bir an ara verdiğimde otelin en üst katında açık alanda olduğumu,  ve büyük ihtimalle uzun bir süredir, oldukça endişeli görünen 5 numaranın soran gözlerinin hedefinde bulunduğumu fark ettim. 

"Tamam, bir daha sormayacağım."

Neyi sormayacağını anlayamadım. Merak da etmiyordum. Orada öylece saatlerce oturduk. 5 numaranın neden yatağına dönmediğini bilmiyordum, ama varlığı berbat gecemi daha katlanılır kılıyordu. Ara sıra dizlerinin biraz aşağısında biten mavi geceliğinin hafif esen rüzgarla dalgalanmasını izlemek beni sakinleştiriyordu. İnce ayak bileklerini sallayışı... Saçlarından burnuma ulaşan şampuan kokusu... Orada olduğu için minnettardım.


***

Güneş doğarken ona bütün gecesini sıcak yatağında dinlenerek geçirmek yerine benimle hiçbir şey yapmadan oturduğu için teşekkür etmem gerektiği hissi iyice kuvvetlenmişti. Ancak söze nasıl başlayacağımı bilemiyordum. "Sadece 'teşekkür ederim' de" dedi içimden bir ses. Neden bilmiyorum, o sesin doğru söylediğini düşündüm. Beni anlaması için çok fazla kelimeye ihtiyacım yok gibiydi...

Minnettarlığımı belirten o iki kelimeyi söylemek için başımı çevirdiğimde sabahın ilk ışıklarını yüzüne çok yakışan küçük bir gülümseme ile karşıladığını gördüm. Sandığımın aksine, sıkılmış ya da gecesini boşa harcamış gibi görünmüyordu. Daha çok... Eski bir arkadaşla berabermiş gibi huzurluydu. 
Yüzünü incelerken teşekkürümü geciktirdiğimin farkında olsam da, devam ettim. Gözlerimi biçimli burnundan, hafif rüzgarla uçuşan saçlarına kaydırdım. 'Biraz daha uzun olsalardı keşke.' diye geçirdim içimden. Sonra boynuna baktım... Bembeyaz boynuna... Atan nabzını gördüm, bir süre orada takılı kaldım. Üşümüş omuzlarının pürüzsüzlüğüne şaşırdım... Ve biraz daha aşağı indirdim bakışlarımı.

5 numara geceliğinin içine sütyen giyinmemişti!!! Bir an fazla gürültüyle yutkundum ve kocaman bir 'gurt' sesinin kulaklarıma ulaştığını dehşetle fark ettim. Yanımda her şeyden habersiz gülümseyerek oturan kız bir şeylerin ters gittiğini hissetmişçesine bana dönünce iyice ne yapacağımı bilemez hale geldim ve yüzüme hücum eden kırmızılığı görmemesi için aceleyle -hiçbir şey söylemeden- kalkıp gittim.

_________________________________________________________________



2 Mayıs 2013 Perşembe

[11. Bölüm] - Sessizlik Çok Şey Anlatır




- Sanırım senin dansını izlerken daha fazla dayanamadı :)

Ne tür bir küstah bana böyle seslenebilir? İnsanlar yüzüme baktıklarında onlara verdiğim katıksız masumiyet duygusuna güvenerek söylemek istedikleri kötü şeyleri ya bir sonraki cümlelerine saklarlar ya da vazgeçip ağızlarını hiç açmazlar.Duyduklarıma bakılırsa arkamdaki yabancı işin bu kısmıyla zerre kadar ilgilenmiyordu.Tabii ya!  Bu ses kesinlikle uçaktaki o geniş omuzlu, yanık tenli, geveze çocuğa ait olmalı… Elbette yaptığı küstahlığa verilecek bir cevabım var; ama ağzımdan bir türlü doğru bir kelime çıkmıyordu. Dönerken son derece gerzek bir şekilde “Anlamadım?” diyebildim.

Başımı iyice çevirdiğimde… Ah hayır, tahminim doğru çıkmadı. 

Yanık değil, bembeyaz bir ten. Evet, omuzları da pek geniş sayılmaz, hatta daha güzel bir yüze de sahip olduğunu söyleyemem. Ama güneşin o dakikada yaptığı açıdan mı bilinmez; yüzündeki kocaman alaycı gülümsemeye rağmen karşımda duran bu çocuk dudağımın hafifçe titremesine neden olmuştu.Gözümü kamaştıran güneşi elimle kapatarak yüzüne daha dikkatli bakmaya çalıştım. Ama o beni hızlıca geçiştirip tekrar kalabalığın arasına karıştı.

Her zaman saf ve iyi niyetli bir mizaca sahip olduğumu biliyorum. İnsanların bana söylemek istediklerini ilk seferde anlayamadığım da doğru. Yine de bunlar zararsız şeyler. Buraya gelmekteki amacım saçma bir dansı herkesin gözü önünde rezil etmek değildi. Kalacağımız otele götürülürken aklımdan bu düşünceler geçti. İki gün sonraki elemeler içinson derece kararlı olan ben az önceki dans fiyaskosuyla özgüvenimi yitirmiştim.Tek istediğim odaya gidip ılık bir duş almak.

**************** 

Otele vardığımda lobideki kimseyi görmemeye çalıştım. Görevli adımı okuyuncaya kadar bakışlarımı bir noktaya odakladım.Kimsenin beni görüp de yine alay etmeye başlamasına tahammül edecek durumda değildim. Kendimi o kadar sıkmışım ki içimde biriktirdiğim enerjiyle lobide duran koskoca küpleri birer tekmeyle tuzla buz edebilirdim. Sakinliğimi korumaya çalışmak zordu. Odamı öğrendikten sonra sıkıca kavradığım valizimin tutacak yerindeki derinin sıyrılmaya başlamasıyla ne yaptığımın farkına varmaya başladım. Odanın kapısını çalmadan önce zoraki bir gülümseme takındım. Ilık birbanyoya saniyeler kalmıştı. Tık tık… Kapı açıldığında şaşıracak halim bile kalmamıştı. Merhaba deyip yatağıma oturdum. Hello Kitty fetişisti kız oda arkadaşım olmuş, ne önemi var. Bu sadece bana öğlen yaşadığım o ilginç konuşmayı tekrar hatırlattı. Artık ağlamamak için dudağımı ısırmaya başlamıştım. Banyoya önce girmek için izin istedim. Bol köpüklü ılık bir banyo… Suyu sonuna kadar açtım. At gibi tepinirken herkese sefil gibi görünmüş olabilirim. Ama en azından ağladığımı kimsenin duymasını istemiyorum.
 
Banyodan sonra üzerimdeki ağırlığı bir nebze olsun atmıştım. Valizden kaptığım ince, mavi geceliğimi giyip yatağıma uzandım. Hello Kitty de banyosunu bitirmiş sanırım suyun sesi bir süredir kesilmişti. Derken kapının çaldığını fark ettim. İçeriden ses gelmeyince ben koştum. Kapıyı yavaşca araladım. Sonra karşılaştığım manzarayı biraz daha görmek istercesine sonuna kadar açtım. Gelen meydandaki küstah çocuktu. Artık yüzündeki her bir ayrıntıyı görebiliyordum. Bu kez gözlerimi kamaştıran başka bir şey vardı. Ne tepki vereceğimi kestiremedim. Meydanda yaşanan olay için özür dileyecek gibi konuştu. İkimiz de gülümsedik. Tam ismini soracakken arkadan gelen bağırışla irkildim. Nasıl oldu bilmiyorum ama büyük bir savaşın arasında kalmıştım. Sanki Kuzey Kore banyodan çıkmış kapıdaki Güney Kore’yi görmüş gibiydi. Kurdukları cümlelerden daha önce tanıştıklarını düşündüm. Ama bunlar pek sıradan cümleler değildi. İnce bir alay, bir kışkırtma… Hatırladığım son sahne telaşla yanımıza gelen danışmanla beraber oda arkadaşımı yerdeki gencin üzerinden almaya çalışmamızdı. 

Çocuğun gitmesinin ardından oda arkadaşımızı sakinleştirmeye çalışsam da fayda etmedi. Asıl amacım onu sakinleştirmek değildi halbuki. O çocuğun kim olduğunu öğrenmeliydim. Bildiğim tek şey görevli gelip ona odasına gitmesini emrettiğinde ismiyle beraber söylediği oda numarasıydı. Onun için daha çok endişeleniyordum. Oda arkadaşım gerçekten biraz çirkefti. Olayın iç yüzünü bilmesem de çocuğun ciddi anlamda yaralandığına eminim. Tam da adını soracakken! Of!

Hello Kitty mırıldanırken ben de bir şeyler yapmaya karar verdim. Hemen valizimin minik cebinden çıkardığım not kağıdına bir şeyler karaladım. Bildiğim tek şey oda numarası madem saat geç olmadan gidip ona bu notu vermeliydim. Kitty bir şeylerle ilgilenirken sessizce odadan tüydüm.Odanın kapısına geldiğimde tanımadığım hımbıl bir çocuk beni karşıladı. “Sanırım yanlış oldu” deyip uzaklaşmaya karar vermiştim ki arkamdan bir ses: “Kimi aramıştınız?”dedi. Geri dönüp umarım beni tanımamıştır edasıyla esrarengiz çocuğu tarif ettim. “Sanırım Gyujin’den bahsediyorsun?” dedi. Gyujin! Ne kadar kolay oldu!Teşekkür edip notu ona vermesini söyledim. Biraz daha kalırsam ona bir şeyler hatırlatırım korkusuyla hızla uzaklaştım. Odaya döndüğümde saat iyice geç olmuştu. Hemen yatağıma uzanıp Gyujin’i düşünmeye başladım. Kitty’nin neyle uğraştığı konusunda zerre kadar fikrim yok. O henüz yatmamıştı. Gyujin…Güldüğünde dudağının sol kenarında ufak bir çukur oluşuyordu. Bir daha onu nezaman görecektim? Bu düşüncelerle uykuya dalmışım…

****************

Sanki odanın içinde patlak veren inanılmaz bir gürültüyle uykumdan sıçradım.İki kişi ölümüne kavga ediyordu. Telaşla balkona fırladım. Gözlerimi ovuşturup otelin girişine doğru baktığımda Gyujin ve Hello Kitty’nin tartıştığını gördüm.Şlak! Hayır! Kitty, Gyujin’e kocaman bir tokat atmıştı! Bunu görünce çığlığıma engel olamadım. Burnuma gelen tütün kokusu ile kendime geldim. Sol taraftaki bir balkondan bana bakan uçaktaki geveze çocuktan başkası değildi. Arkadan görsem bile bu akşam kavgayı ayırırken de onun orada olduğuna eminim. İkimiz de kafa sallayarak aşağı inmemiz gerektiğine karar verdik.

Lobide karşılaştığımız manzara hiç iç acıcı değildi. Hello Kitty burnundan soluyordu. Tokat mağduru Gyujin’in yüzünde pespembe bir el izi vardı. Danışman şunları odasına götürün emrini verdiğinde uçaktaki geveze ve ben önce olayı dinleyelim fikrindeydik. Hello Kitty ve geveze otelin barına indiler. Bense Gyujin’i rahatça nefes alabileceği bir yere götürmek istedim. Koluna girip asansöre binmesini sağladım. Başını eğmiş yüzüme dahi bakamıyordu. Yüzündeki iz oldukça büyük olmalı. Hareketsiz duruşundan her şeyi bana bıraktığını anladım. Hafifçe roof düğmesine dokundum. Vardığımızda o önden inip çatının kenarına oturdu.
O gece Gyujin’e defalarca neden tokat yediğini sordum.Yüzüme bile bakmadı. Hello Kitty ile sorununun ne olduğunu öğrenmeye çalıştım.O sadece sustu. Ben de susmak iyi gelir düşüncesiyle daha fazla üstelemedim. 

Güneş doğana kadar ayaklarımızı aşağıya sarkıtmış bir vaziyette susarak oturduk. Güneşin doğuşunu yine aynı sükunette izledikten sonra o hiçbir şeysöylemeden odasına gitti. Garip ama üzgün değilim. O gece sanki hiç konuşmadan birbirimize bir sürü şey anlattık.

****************  
Kalan süre içerisinde Gyujin’e hiç rastlamadım. Defalarca kez çatıya çıktım, yoktu. Gece sabahlara kadar onu balkonda bekledim, sol taraftan beni izlemeye teşebbüs eden geveze çocuk dışında bir şey göremedim. Odasına gittiğimde ya içeride yoktu ya da hımbıl çocuğa öyle dedirtiyordu. Bir kere yemek salonundaki kolonun arkasından onu görür gibi oldum. Ağzımı aceleyle silip arkasından koşmak için kalktığımda o çoktan kaybolmuştu.

Böyle rutin ve sıkıcı iki günün ardından nihayet seçmelerin yapılacağı vakit gelip çatmıştı. Yine bir otobüse doluşup United Ent.’ın yolunu tuttuk. Vardığımızda şirketin koridoru ballad ve rap seslerine karışan dans adımlarıyla çınlıyordu. Bu seslerin arasında onunkine benzer bir şey bulamadım. Bu sırada heyecandan sürekli kuruyan boğazımı suyla ıslatmak için cafeye inmeye karar verdim. Lakin şirket o kadar büyük ki lanet olası cafeyi bir türlü bulamıyordum. Sonunda amacıma ulaşıp buz gibi şişeden koca bir yudum aldım. Seçmelerin yapılacağı salona dönerken bir merdiven keşfettim. Çatıya gidiyor olmalıydı. Acaba orada mıdır? Hala vakit varken şansımı denemeliydim. Hızla merdivenleri tırmandım. Çatıya vardığımda o sırtı dönük bir şekilde ellerini iki yana açmış gökyüzüne bakıyordu. Durup bir süre izledim. Sonra elimden kayanşişe yere düşüp paramparça oldu. Dizlerim üstüne çöküp kırılan şişeye bakarken bana doğru yaklaşan adımlarının sesini duymaya başladım. Kalbim deli gibiçarpıyordu. Tam eğilip ilk cam parçasını alacakken hızla elimi kavrayıp benikendine doğru çekti. Yüzünün sıcaklığını omzumda hissettiğimde dizlerimin bağı çözülüyor gibiydi. Aniden sarılması şok etkisi yaratsa da o an hiç bitmesin istedim. Konuşsak büyü bozulacak korkusuyla bir süre hiç konuşmadan öylece sarıldık. Zaman nasıl geçti anlamadım. Onu saran bileğimden son anda farkettiğim saat seçmelerin yaklaştığını işaret ediyordu. Kendimi çekip ona saati gösterdim. Beraber seçmelerin yapılacağı salonun bulunduğu kata indik. Bu süre içerisinde hiç konuşmamıştık. Konuşmadan hissedebildiğiniz nadir insanlar vardır. Benim için Gyujin onlardan biriydi artık.

Koridora vardığımızda tanıdık birçok yüzle karşılaştık. Hello Kitty, geveze çocuk, hımbıl ve meydandaki diğerleri… Hepsi oradaydılar. Herkes göğsüne yapıştırılmış numaralarıyla hazır bekliyordu. Kimi tırnaklarını yiyor, kimi camdan yansıyan görüntüsüyle saçlarını düzeltiyorkimiyse yaptıkları garip hareketlerle yüz kaslarını gevşetiyorlardı. Ben heyecanla sıramın gelmesini beklerken numaramın okunduğunu duydum. Ama görevli benimle beraber bir numara daha söylemişti. Numaranın kimin olduğuna bakmadan aceleyle yerimden kalktım. Salona girip jüri karşısına emin adımlarla ilerledim. Giren diğer numaraya bakmadan jüriye neden iki kişi çağırıldığımızı sordum. Aldığım cevap şöyleydi:

“Seksi bir dans için sizi çift olarak belirledik. Seçmenizi bu dans üzerindendeğerlendireceğiz.”
“Seksi dans?! Bir dakika şey…”
“Siz de içeri buyurun diğer katılımcı…” Diğer katılımcıya bakmak için hafif bir şekilde kafamı çevirdim.

OLAMAZ! Zamanı durdurun!

__________________________________________________




[10. Bölüm] - Planları saklamak için en iyi yol samimi olmak!



Kore'ye indiğim andan itibaren içim daha da enerji ile doldu. Hayallerime ilk kez bu kadar yakınım. Önümde engel olabilecek küçük bir sinek bulunmasını sorun olarak görmüyorum. Lise yıllarından kalan umursamamazlık sendorumunu da İstanbul'da bıraktım. Burada gerçek Lee'yi görecek, gerçek kralın kim olduğunu öğrenecek.

Gangnam Style yapmak için şu meşhur meydana gitmem gerekiyordu ama benim at gibi tepinmek için "boş" zamanım yok. Yarısı oldukça yeteneksiz, çeyreği de gayet tipsiz olan insanların arasında ay gibi parıldamak egomun ivmesini havaya kaldırabilirdi ama dediğim gibi hiç gerek yok. Çünkü benim bambaşka planlarım var. Şeytanın bile aklına gelmeyecek planlar.


Metroya atladığım gibi Seul Belediyesi'ne doğru yol aldım. Karşımda iki tane liseli kız duruyor. Bana bakıp kıkır kıkır gülüyorlar. Bir tanesinin dudaklarını okuduğumda içimden söylediğim kelime "oppa" oldu. Evet, bu kızlar beni oppaları olarak görüyorlar. Hem de buna sadece 5 saniyede karar verdiler. Bütün ülkeyi etkim altına almam sandığım kadar uzun olmayacak. Kendi kendime içimden "Şimdi sakin ol Lee ve onlarak sahte ama samimi bir gülümseme ile cevap ver" dedim. Dudaklarım birbirinden ayrılırken onların da yanakları kızarmaya başladı. Kızları şeker gibi eritebilirdim aslında, ama bunun yerine arkamı döndüm. Boşalan koltuğa oturdum ve 11 saatlik uçak yolculuğunda detaylarını düşündüğüm "Lee'nin planları havuzuna" balıklama daldım.




Metrodan indiğim zaman herkes bana bakıyordu. Elimde kocaman poşetler olan, 1.86 boyunca, geniş omuzlu bir yabancı... "Ağırlık taşıdığı halde yüzünden gülümsemesi eksik olmuyor" dedi ahjummanın teki. Aferin, işte böyle kıvama gelin. Size ben daha orgazm çığlıkları attıracağım. Elimde Türkiye'den getirdiğim lokumlar, kestane şekerleri, pişmaniyeler, nazar boncukları, tespihler, çiniler ve küçük dokuma kilimlerin olduğu hediye paketleri vardı. Süslemeler Osmanlı motofileri taşıyordu. Ayrıca küçük ayasofya, Sultanahmet, Selimiye ve Galata Kulesi temalı bardak ve tabak setleri getirmiştim. Bu küçük güzellikler benim planımın ilk aşamasını oluşturuyor.

Seul Belediyesi'nin dönen kapısında içeri girerken somurtan suratım birden çiçekler açtı. Karşımdaki güvenlik görevlileri işlerinin getirdiği ciddiyetle bana İngilizce olarak "Ne için gelmiştiniz?" sorusunu yönelttiler. İngilizce soruya Korece olarak "Türkiye'den geliyorum. Sayın Başkan'ın geleceğim haberi var. Randevumuz birazdan başlayacak" dedim. Akıcı ve aksansız Korece'mi duyan görevliler anında yelkeleri suya indirdi. İşte şöyle yola gelin. Dönme dolap gibi dönüşünüzü görmek içimin yağlarını eritiyor. Manyetik kartımı ve rehberimi alarak 7. katta bulunan başkanın ofisine çıktım. 


Kocaman ofis hem geleneksel, hem de modern eşyalarla süslenmişti. Kore'nin en ünlü tarihi kişilerin minyatür bebekleri maun dolabın işlemeleri raflarında bütün güzellikleriyle sergileniyordu. Başkan kesinlikle zevkli insan diye içimden geçiriyorum.


"Bay Wiu, hoş geldiniz. Sizi burada görmek ne güzel bir duygu"


"Hoş bulduk Sayın Başkan. Asıl burada olmak harika bir duygu" Daha samimi gülümsemeler ve bakış yerleştir yüzüne Lee. Olanca tatlılığımla "Ofisiniz gerçekten harika dizayn edilmiş"


Kabaran bir hindi edasıyla "Tamamen benim eserim. Her adımıyla bizzat ilgilendim" dedi.


Başkanın dekorasyona ve egzotik lezzetlere olan düşkünlüğünü kısacık bir Wikipedia araştırmasıyla öğrenmiştim. Elimdeki hediye paketlerini deri koltuğun önümdeki fildişinden destek alınarak yapılmış oldukça pahalı gözüken masanın üstüne koydum.


"Bizim oralarda bir söz vardır; çam sakızı çoban armağanı diye. Buradaki hediyeler İstanbul'daki mevkidaşınız Sayın Topbaş'dan ve benden" dedim. Aslında sadece Topbaş'ın adını verecektim ama eşeğimi sağlam kazığa bağlamalıydım. Sonuçta Topbaş hiçbir şey yapmamıştı, buradaki hediyelerin hepsini Kocaeli'ndeki bir dinlenme tesisine giderek bizzat kendi seçmiştim. 


Başkanın gözleri gülmekten kısıldı, sanki yok oldu. Bu, onun ne kadar mutlu olduğunun kanıtı işte. Büyük bir oh çekiyorum. Bana bakan başkana ise "taşırken birazcık yorulduğumu" söylüyorum. Hemen sekreterini arayıp yeşil çay getirmesini söylüyor. Düşünceli adamın hali bir başka, ayrıca kafa dengi de. Ben bunun serçe parmağımda bile oynatırım. Tipik Asyalı saflığını elime alıp ilmik gibi dokuyorum seni Başkan!


Hemen konuya giriyorum. "Sayın Başkan bildiğiniz gibi ülkenizin en büyük eğlence şirketi United Ent. uluslararası elemeler yapıyor. Her ülkeden olduğu gibi Türkiye'den de katılanlar var. Bu çok kültürlü bir organizasyon, şirket yetkilileri altından kalkmak için zorlanıyor gibi. Bu kadar sıcak havada, açık alanda, tarihi kral heykelinizin önünde Gangnam Style yaptırıyorlar. Bu her ülkede yayınlanacak. Bence yanlış bir durum, tarihi değerlerinizi ciddiye almıyorsunuz diye gözükecek. Tamamen şirketin suçu"


Başkanın az önceki neşesine neden olan ben, şimdi o neşeyi uçurumdan aşağı attım. Tam kıvamında! "Bunu hiç düşünemedim, ben kral heykelinin de reklamı olur diye düşünmüştüm. Aishh!" Hemen devreye girerek "Ama kötü reklam" dedim. O gözlerdeki korku, hayalin suya düşmesi, heyecanın sıfıra inmesi.. Bütün bu duyguları başkasında görmek inanılmaz güzel bir duygu. Ben mutlu olmalıyım, benim hayallerim gerçek olmalı, benim kalbim heyecandan küt küt atmalı... Diğerleri umurumda bile değil!!!


Şimdi oyun hamurumu yoğurmaya başlayabilirim. Eğer Koreli olsaydım Başkan bunları yutmazdı, ama yabancı birine, hem de kardeş ülkeden gelen bir konuğun zokasını çoktan yuttu. 


"Sayın Başkan, kardeş ülkenizden geliyorum. Ülkem Asya ve Avrupa topraklarında kıtası olan eşsiz bir konumda. Kültürel olarak İpek Yolu, Baharat Yolu gibi dünyanın en önemli ticaret yolları ülkemden geçti. Ortadoğu, Asya ve Avrupa ülkeleri ile çok çeşitli ilişkilerimiz var. Onları en iyi anlayan biziz, neler istediklerini, nelere evet diyeceklerini biliyoruz. United Ent'ın elemelerine en çok Avrupa kıtasından katılım oldu. Ama yetkililer arasında Asyalı olmayan tek kişi yok. Bu durum çok kötü bir reklama neden olacak, tamamen kültürel bir yanlış anlaşılmadan dolayı. Bu olayın tekrar yaşanmaması için beni fahri devlet müfettişi olarak atamanızı istiyorum. Ben Türk kanallarıyla konuşup daha farklı görüntülerden oluşan haberlerin girmesini sağlamak için anlaştım bile. Bu da ciddi bir şekilde sizi düşündüğümü ve bu konuma önem verdiğimi göstermez mi?"


Başkan söylediklerimi can kulağıyla dinledikten sonra elini Kenan Işık gibi çenesine koyarak düşünmeye başladı. Hadi be çekik Kenan, he de. He de ki ben Gyujin'e 90'ı takayım. Düşünme faslı bitti ve ben, yani Lee Wiu, istediğim cevabı aldım "Haklısın" Başkan kapıyı yavaşça kapattı ve yanıma geldi. "Söylediklerinin hepsi doğru. Kriz anında nasıl davranacağını biliyorsun. Yardımcılarımdan kimse gelip böyle bir olay olabileceğini söylememişti bana. Seni atıyorum, evrekları yarına kadar hazırlatır ve yetkililere yollarım"


"Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim!" diyerek Başkan'ın önünde zoraki bir eğilme seansına başladım. Her şey planıma uygun olarak gitti, bekle beni Gyujin. Acı acı girecek, benim zevklerim ise her yerimden akacak! 



Bütün hayatım boyunca Gyujin benimle uğraştı. Nedenini hiçbir zaman bilemedim. Fil hafızasına sahip bir insanım, Gyujin'e hiç kötü bir şey yapmadım. Sürekli söylediğim sözleri, kurduğum cümleleri üzerine aldı. Girdiğim etkinliklerin hepsine "onu kıskandığım için girdiğimi" söyledi durdu. Halbuki ben sadece sosyal bir hayat ve iyi insanlar istemiştim. Lisede herkes etrafımda pervaneydi. Herkese çok iyi davranıyordum, onlar da bana karşılığını misliyle gösteriyorlardı. Gyujin ise sosyalliğini hırsına borçlu oldu hep. Ben ona takık değilim, o bana takık. Taaa Güney Kore'ye kadar sadece bana inat olsun diye, ayağımı kaydırmak için geldi. Hayattaki tek hayalimi yıkmasına asla izin vermeyeceğim. Seni Seul toprağından sileceğim Gyujin!


Otele geri döndüğümde çoktan hava kararmıştı. Sıcak yüzünden biraz terlemiştim. Hemen duşa girmem gerekiyor, sonra da karnımı tıka basa doyurmalıyım. Mutluluktan uçuyorum, zıplayıp topuklarımı birbirine vurmak istiyorum. Ama yapamam, cool takılmam lazım. İnsanlara istedikleri "yüzü" ben bahşetmeliyim. 


Odama girmeden önce bizi sakar, işe yaramaz ve kendini rezil etmede bir dünya markası olan Gyujin'i Hello Kitty aşkıyla yanıp tutuşan kızla birlikte gördüm. İkisi de yere kapaklanmıştı, yüzlerinden nefret ve utanç akıyordu. Hiçbir şekilde ihtiyacım olduğunu düşünmediğim bu insanların yanından hemen uzaklaşmalıyım. Bana temas ettikleri halde yeteneksizliklerini vücuduma buaştıracaklarına adım gibi eminim. Gyujin'e açıklama yapmak zorunda kalmak dünyanın en zor şeyi. Ama ben bunu bir ego tatmini ve hava atma aracı olarak değil, Gyujin'i sinir etmek için yapıyorum. 

"Sen bütün gün neredeydin?" 

Denyonun sorduğu soruya bak. Sana ne demek isterdim ama daha okkalı şeyleri hak etti.

"Şimdi de kız arkadaşım rolüne mi büründün Gyujin? Hesap mı soruyorsun bana? Aslında sana açıklama yapmak umurumda bile değil. Ancak ben söylemezsem de yarın gazetelerde göreceksin zaten. Bugün siz güneşin altında o saçma dansı yaparken ben belediye başkanını makamında ziyaret edip ülkemizdeki mevkidaşlarının gönderdiği hediyeleri iletip gazetelere röportaj vermekle meşguldüm. Görüyorsun ya? Senin bile hesap edemediğin şeyler oluyor bazen. Hadi şimdi git yat. İki gün sonra yola çıkacaksın. O zamana kadar Kore'nin tadını çıkarman için biraz dinlenmen lazım."

Suratındaki morarma bana bir ömür yeter. Resmen mors oldu! Hem sinir kat sayısı arttı, hem de benim neler karıştırdığıma dair kafasında büyük bir gizem oluştu. Yarın sabahın köründe kalkıp gazete almazsa benim de adım Lee Wiu değil. 

Onların kendi sefil hallerinde bıraktıktan sonra odama girdim. Küveti sonuna kadar doldurdum, bir güzel köpük yaptım. İçine de küçük, sarı oyuncak bir ördek attım. Bazen çocukluğumuza geri dönmek iyidir. Televizyonu açıp haberleri görünce düşüncelerimi doğru olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Ben ileri görüşlü ve altıncı hissi kuvvetli bir insanım. Koreli muhabirlerin çekmiş olduğu Gangnam Style görüntüleri haberlerdeydi. Bu muhabirler inanılmaz hızlı. Çoktan montajlayıp haber formatına çevirmişler, Asyalı çevikiliği işte. İşte Gyujin orada, embesil embesil zıplamaya çalışıyor. Becerebilse neyse ama yetenek olmayınca olmuyor işte. Ben doğuştan dansçıyım. Hello Kitty'li kızı da gördüm. Bu kızın bütün her şeyi kedili sanırım. Fetişlikte gelinen son nokta, parayı küçücük bir kediye yatırmaya devam ederse batar bu. Zaten zengin bir şeye de benzemiyor. 

O kadar tepinen insanın arasında yüzünde yapamamanın verdiği tatlı telaş ve pırıltı olan biri vardı. Uçakta beraberdik bu kızla, ismi Shi Dae'ydi. İçlerinden en kötü Gangnam yapanlardan olmasına rağmen çalıştığı zaman dağları devirecek, tepeye tırmanacak bir görüntüsü vardı. Dediğim gibi ben ileri görüşlü bir insanım. Bu kızı yakın takibime almalıyım, bana rakip olamaz ama tedbiri eldem bırakmamak lazım. Asya kıtasında seksi bir erkek olmanın avantajları sonsuz. Ben de bunun etinden, sütünden, yününden faydalanacağım!

Duşun etkisiyle rahatladım. Aslında amacım direkt yatağa girip uyumaktı ama şeytan spor salonuna git diye dürttü. Mükemmel, altın orana yakın bir vücuda sahip olsam bile spor yapmadan bir gün bile geçirmem. Asansörle lobiye inip spor salonuna geçmeyi düşünürken dikkat çekmemeye çalışan Hello Kitty kızını gördüm. O kadar rezillikten sonra bunu yapması doğal.

En sevimli gülümsemelerimden biri yüzüme yerleştirdim ve yanıma gittim. Büyük bir sevecenlikle "iyi geceler" dedim.

Öküzün trene baktığı gibi suratım baktı. Yüzünün her gözeneğinden paçozluk akıyordu. 
"Merhaba, ben Lee Wiu. Sen de Jae Shi olmalısın."


"Adımı nereden biliyorsun?"

Kız dediğin biraz kibar olur. Bu resmen gel bana bir tane diyor. Yine de üslubumu böyle biri için bozmaya bile değmez. Bu yüzden sempaitkliğe devam...

"Seni koridorda Gyujin isimli gereksiz insanla... Nasıl ifade etsem... ufak bir tartışma içerisindeyken gördüm ve yetkililere kim olduğunu sordum. Onlar da o hengamede bana ismini söylemek yerine direkt dosyanı verdiler."

Bundan sonra o konuştu ben dinledim, ben konuştum o dinlemedi. Bana laf sokup üste çıktığını düşünerek lobiden ayrıldı. Seni defterime yazdım Hello Kitty kızı. En kısa zamanda sürekli yanımda dolaşacak ve benim sözlerime onay verecek bir kukla olacaksın! Bu böyle biline..

Spor salonuna aletlerle çalışırken bir yandan da harıl harıl düşünüyordum. Beynim 24 saat çalışan bir fabrika gibi, asla ara vermiyor. Kendimi sinsi Esra Erol gibi hissediyorum. O milleti evlendiriyor, ben ise buradaki varlıklar manipüle ediyorum. Gyujin kendinden emin bir şekilde Kore'de bir şeyler başarabileceğine inanıyordu. Ben ise bu duruma götümle gülüyorum. Hırslı bir insan olabilirdi ama benim yanıma kocaman bir hiçten ibaret. Ben ünlü olacağım, Gyujin ise anca pespayeliğini sergileyecek. Business classta uçup da ortamı rezil başka bir insan yeryüzünde bulamazsınız. Seçmeleri kazanmak şimdi en önemli durum olmalı. Gyujin'in aklımı karıştırmasına izin veremem. Bütün konsantremi seçmelere vermeliyim. Söyleyeceğim şarkı ve yapacağım dansı çoktan Türkiye'de seçmiştim. Her gün en az bir kere prova yapıyorum ve bu saatlerimi alıyordu.

Saat gece yarısını çoktan geçti artık. Yarınki randevumu erkenden bugüne aldım. Ünlü olmadan önce rahat bir en büyük dünya zevklerinden birini doyasıya yaşamalıydım. Çıkış yapacağım zaman bu tarz buluşmalar çok zor olacak. Dispatch bir yakalarsa idol kariyerim biter. O yüzden hem kendimi, hem de karşımdaki iki güzeli tatmin etmeliyim. Odanın anahtarlarını elimde sallayarak içeri girdim. Kızlar da içeri aım atar atmaz üstüme çullandılar. Bu gece çok güzel olacak! 

Gyujin kendini rezil ederken ben de önümdeki güzelleri bağırttırıyorum. Dünya gerçekten onlar için adaletsiz bir yer. Yarından itibaren takım elbise giyen bir müfettişim. Her şey planıma göre gidiyor, tek eksiği kameraların önünde değiliz. Ama o da yakında olacak!

Kızlarla ikinci tura dönerken sigara içmek için balkona çıktım. Nedenini bilmediğim halde sadece seks yaparken sigara içiyorum. İçime zevkli nikotini çekerken otelin giriş tarafında bağrışlar duyuldu. Kafamı çevirdiğim gibi yine onları gördüm: Hello Kitty kızı Dunkof Gyujin! İkisi de birbirlerini boğazlayacak gibiydi. Otelde ayrıldıktan sonra kesin büyük bir şey oldu. Ben heyecanla onları izlerken Hello Kitty Gyujin'in suratında Osmanlı tokadını patlattı. "Ananı...." diye bağırdım. Gyujin'in yanağını net göremiyor olsam bile beş kardeşin izinin belirgin bir şekilde ortaya çıktığını gördüm. Tam o sırada iki yan dairede Shi Dae de sanırım sesleri duymuş olacak ki; balkona çıktı. Çıkmasıyla çığlık atması bir oldu. İkimiz de birbirime kafa sallayarak hemen odadan çıktım. Kızlara sonra görüşeceğimizi ve acil bir işimin çıktığını söyledim. Sabaha karşı 05:00'te otelden gizlice ayrılalacaklardı. 

Tekrar lobiye indiğimizde danışmanın Gyujin'e ve Hello Kitty kızına "Geldi yine tipini s.ktiklerim" bakışı paha biçilemez bir an gibi gözükse de acil işimiz vardı. İki yana ayrılan "Sansasyonel ikiliden" kedi manyağı olanı ben, umurumda bile olmayan sümüklüyü ise Shi Dae karşıladı.

Otelin meyve barına inerek karşımdaki koltuğa oturttum. Nefret soluyordu resmen, bir ejderha gibiydi. Olanları hemen öğrenmem lazım. Yüzümü telaşlı bir hale sokarak her şeyi anlattıracak o basit soruyu sordum.

"Neler oldu böyle?!"

__________________________________________________