Pages

24 Aralık 2012 Pazartesi

[6. Bölüm] - Nihayet geldik mi?


Üzerimde ağırlaşan buz gibi eller beni serbest bıraktığında nefes alıp verişlerim daha da sıklaşmıştı. Kafamı çevirdiğimde herkes bize bakıyordu. Evet, belki şaşkınlıktan biraz fazla tepki vermiş olabilirim.

“Özür dilerim, uyku hapı aldığım için derin uykuya dalmışım. Farkında değildim”

Bu açıklamanın ardından biraz rahatlamış gözükmeye çalıştım. Korku ve şaşkınlık. Sanırım yalnızlığın ilk yan etkileri bunlar. Tam bu sırada üzerine kenetlenmiş bakışlarım onun da dikkatini çekmiş olacak ki aceleyle yön değiştirdiler. Acaba fark etmiş midir? Birkaç saniye de olsa yanık ve pürüzsüz teninden gözlerimi alamadığımı! Yine de hissettirmemek için kendimden emin birkaç cümle mırıldandım ve sorun olmayacağını söyledim. Uyurken böyle şeyler yapmanın elbette güzel bir açıklaması olabilir. Savunmasızlık! Peki ben uyanık olduğum zamanlardaki savunmasızlığımı nasıl örtbas edeceğim? Tabii ki olduğumdan daha güçlü görünmeye çalışarak.

Yemek servisi yapıldığında kucağıma bırakılan tepsi beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Üstelik küçük sos tabağındaki macunumsu şey de midemi bulandırmaya başlamıştı. Rüyalar aleminden teşrif eden yabancı bu sosun suşilerle ikram edilen wasabi olduğunu söyleyince acı olduğunu bildiğim bir şeyi yersem olduğumdan daha kararlı gözükeceğimi düşündüm. Yine de sostan ufak bir parça almak bu izlenimi vermeye yetecekti. Aceleyle ilk dilimi ağzıma götürdüm. Pirinç taneleri ağzımda dağılırken aniden ipodumda başlayan şarkı yediğim her lokmanın boğazımda düğümlenmesine neden oldu.

Haengbokhae
(I’m happy)
Geureon sungani isseottdan geot maneuro chungbunhi haengbokhae
(I’m happy enough that we had those kinds of moments)
Ihaehae
(I understand)
Modeun mannamen ggeutdo ittdaneun geot jjeum chungbunhi ihaehae
(I understand enough that all meetings have an end)


*Nell - It's OK




Duyduğum sözlerin hayatıma bu kadar uyum sağlaması bile uygunsuz kaçıyordu şu anda. Sahi Yongmin... Şu an ne yapıyordur? Muhtemelen o da şu an Alsancak'taki uğrak mekanımız Defne'de boş bir masaya oturmuş, usulca bu şarkıyı dinliyordur. Elimde sihirli bir değnek olsa yanına gider kulağına sessizce her şeyi berbat ettiğini fısıldardım. Ahh... Lanet olsun, onu asla affetmeyeceğim!

Aceleyle kulaklığı çıkarıp çantama tıkıştırdım. Şu sırada yapmam gereken en son şey melankolik bir havaya bürünmekti. Kucağımdaki tepsiyi yanımda beliren hostese kibarca uzatıp kafamı arkaya yasladım. Acaba yanımdaki gizemli çocuğa uyku ilacını benimle paylaşmasını söylesem çok mu yersiz olurdu. Yavaş yavaş uykuya dalmaya başladım. Ama dur... Bu gürültü de ne? Yanımdaki rüyalar alemi koltuğundan fırlamak üzere. Göz kapaklarım ağırlaşıyor... Bu bağıran çocuk... Yüzünde benimkine benzer bir hüzün var. Nereden geldi ki? Lütfen ait olduğun yere git ve otur. Ahh gözlerimi açamıyorum... En iyisi uyumaya devam etmek.


***

Nihayet iniş anonsunu duyduğumda saatlerce uyuduğum koltuğumdan yavaşça doğruldum. Sonunda kendimi bütünüyle ait hissettiğim o coğrafyaya gelmek üzereydik. İndiğimde seneler öncesinden verdiğim sözü tutmak istiyordum. Incheon'a girdiğim kapı her ne olursa olsun yine de bir star edasıyla yürüyecektim. Uzun bir çıkış merasiminin ardından havaalanına giriş yaptım. Bagajımı teslim alıp güneş gözlüklerimi taktım. Sahiden burası bambaşka bir yer. Kafamı hangi tarafa çevirsem gazeteci ordusuyla karşılaşıyordum. İç ve dış hatlar idol yolcularla dolup taşıyordu. İşte o an yüzüme "heey beni de çekin" dercesine bir ifade takınıp eğlenmek fikri cazip geldi. Bulutların üzerinde yürür gibi yol almaya başladım Incheon'un yüzeyi pırıl pırıl zemininde. Karizmatik duruşum devam ede dursun, bir yandan da çaktırmayan gözlerle metro çıkışını arıyordum. Hah işte orada! Bir sonraki durağım Gwanghwamun Meydanı olacaktı.

Metrodan indikten sonra sabırsız bir şekilde yürüyen merdiveni bulmaya çalıştım. Yerin altından kurtulup yeryüzüne merhaba demek, artık resmen Seul ile buluşmak istiyordum. Merdivenleri birer birer arkamda bırakıp gün ışığına yaklaştıkça kalp atışlarım da o denli hızlanıyordu. Son basamakla Gwanghwamun'un birleştiği noktayı ufak bir hamleyle atladım. Ve işte... GELDİM!

Tam karşımda duran görkemli Kral Sejong heykeli... Arkasından bir kısmını görebildiğim halde ne kadar görkemli olduğu her halinden belli olan Gyeongbokgung Sarayı... Şu konuda anlaşalım; buraya geliş sebebiniz her ne olursa olsun kesinlikle etkilenecek herhangi bir şey bulabilirsiniz. Gelmeden önce Kore'nin müziğine bağlanan ben, şu an tarif edilemez bir heyecanla karşımdaki heykeli seyrediyordum. Bulduğum ilk kaldırıma oturmaya karar verdim.


***

Meydana biraz erken gelmiş olmalıyım ki, etrafta bırakın United Ent.'ı herhangi bir insan belirtisi bile yok. Aslında erken gelip meydanın keyfini çıkarmak fena bir fikir değildi. Oturup yapacaklarımı düşünmek için vaktim vardı. İlk gördüğüm banka oturdum ve elime küçük defterimi aldım.

Neticede buraya bir star olmak için gelmiştim. Boyumu aşacak kadar büyük bir amacım vardı. Neyse ki onların idol kriterlerini yeterince sağlıyordum. Sadece yapılması ve yapılmaması gereken birkaç şey vardı. Onları da zamanla düzeltirsem benim için imkansız bir şey yok. Bırakın seçilmeyi, idol olmak için doğmuşum ben. Hem de onlardan daha çok idolüm. PSY mesela! O adamı hiç anlamadım. İdol olmasını gerektiren bir özelliği yoktu? Gangnam'dan iğrendiren o hit şarkısını artık duymak bile istemiyordum. Eğer idol olursam böyle balon şarkıları alt etmeye bile çalışmayacaktım. Çünkü alt edeceğim tek kişi yine benim. Her neyse, liste diyordum. Kalemi elime alıp benim için "bucket list" özelliği taşıyacak şu maddeleri aşağıya doğru sıralamaya başladım:

* "K-pop değil, K-indie!" Amacından asla şaşma. K-pop senin için asıl hedefine ulaşmak için yürümekten çekinmeyeceğin bir köprü. Fazla abartmadan yürü. Çünkü belki de hayalini kurduğun indie albümünü k-pop sayesinde yapacaksın!

* "Yol gösterici bir arkadaş edin!" Artık biliyorsun ki yanında Yongmin gibi bir arkadaş (!) yok. Acilen bir dost edin, samimiyet kur. İdoller ebediyen yalnızdır. Külliyen yalan!

* "Aşık olma." Aşk ilhamı köreltir. İnsanı hedeflerinden uzaklaştırır. Hem bunu daha önce de yapmaya fırsatın vardı. Bundan sonra da o fırsat karşına çıkabilir. Değerlendirmeyi aklından bile geçirme!

* "Kendinden taviz verme." Asla sana yaptıramayacakları şeyler var. Mesela Gangnam Style dansı! Tabii hepsini reddetme gibi bir şansın yok. Bazılarına da mecburen boyun eğeceksin.




Liste yapmaya o kadar dalmışım ki buraya geliş amacımı neredeyse unutuyordum. Aniden duyduğum anonsla irkildim.

- United Ent. elemelerine gelen uluslararası katılımcılar için son anons! Kimler burada?

SON ANONS?! Aceleyle toparlanıp sesin olduğu tarafa doğru koştum. Valizim izin verseydi daha hızlı gidebilirdim. Seçmeler için yığınla insan gelmiş. Geldiklerini nasıl fark edemedim, hala inanamıyorum. Son adımlarımı atıp kalabalığın arasına karıştığımda, adam çoktan orada toplanma nedenimizi anlatmaya başlamıştı.

- Öncelikle hepiniz güzel Kore'nin en güzide şehri, başkent Seul'e hoşgeldiniz. Burası tarihle modernizmin buluştuğu yer, şehrin kilit noktası Gwanghwamun Meydanı. Burada toplanma sebe.....

Off... Adamın söylediklerine heyecanlanmam gerekirken, kendimi okul bahçesinde milli bayram programını dinliyor gibi hissettim. Devamını dinlemeye de pek niyetim yoktu, ancak o sırada kalabalığın hareketlenmeye başladığını gördüm. Kimisi sevincinden hoplayıp zıplıyor, kimisinin yüzünde gizleyemedikleri bir şaşkınlık, kimiyse yere oturmuş boş boş bakıyordu. Hemen yanımda ilk gördüğüm katılımcıya neler olup bittiğini sordum. Aldığım cevap karşısında bu üç tepkiden hangisini vereceğim apaçık belliydi. Meğer buraya toplanma nedenimiz, Kore'nin dünyaya mal ettiği o meşhur (!) gösteriyi, yani Gangnam Style dansını toplu bir şekilde sergileyecek olmamızmış. HAYIR! BU MÜMKÜN MÜ! Asla bana böyle bir şey yaptıramazsınız. Anladığım kadarıyla buradaki birçok insana bunu yaptıramazsınız. Şimdi topluca isyan etmeye başlamıştık. Dansın heveslisi olanlar bile bu kadar saat yol geldikten sonra asla böyle bir şeye kalkışmayacaklarını söylediler. Ama maalesef fayda etmedi.


***


Tam 16 kez tekrarlamak zorunda kaldığımız horse dance beyin hücrelerimi birer birer öldürmeye başlamıştı, hissediyordum. Üstelik ben doğru düzgün dans bile edemem. Yine edemiyordum. Hatta ben ve benim gibi birkaç kişi yüzünden 17. denemeyi yapmaya hazırlanıyorduk. Olmuyor işte. Kolumu oynatsam bacağım ritme ayak uyduramıyor. Adımları düzgün yapsam kollarım sallanmayıp öylece duruyor. Lise yıllarımda oynadığım kolbastı bile bu danstan daha kolay gelmeye başladı. Hele o dansın tek bacak üzerine yüklendiğimiz kısmı. Sexy lady? Kim sexy? Ben! Hayır ben ellerimi dizime koyup doğru düzgün bir popo hareketi bile yapamadım! Tabii tüm bunların kaydediliyor olması düpedüz saçmalık. Şunu rahatça söyleyebilirim ki seçmeler benim için tam bir fiyasko olarak başlamıştı.

- Hayır 5 numaralı katılımcı! İkinci kısımda ellerini o şekilde kaldırmayacaksın! Son kez gösteriyorum, dikkatlice izle olur mu?

- Hıhı, peki efendim. Bu sefer yaparım umarım. (DELİRECEĞİM)

- Öyleyse başlıyoruz biiiir, ikiiii, üç, dört!

Böyle komut verilince kendimi hipodromun start noktasında bekleyen bir kısrak gibi hissettim. Belki de bu sayede dansın özünü kavrayabilmişimdir. Biraz daha tekrarlarsak istemsizce kişneme sesi çıkartacağımdan korkuyordum. Derken beklediğim gibi:

- AIGOO! 5 numaralı katılımcı! Biz bu dansı huzurevlerindeki halmeonilere, harabojilere bile öğrettik. Senin anlamadığın kısım tam olarak neresi? Söyle bize lütfen!

- Aslında jetlag olduğum için kaslarımı hareket ettiremiyorum. Yoksa ben çok iyi...

- Pıııfsst! Puahahauahaha kaslarını hareket ettiremiyormuş!

Bir anda herkes kahkaha atmaya başladı. Ben hariç! Nereden geldiğini ayırt edemediğim bir ses benimle böyle dalga geçmişti. Utançtan kıpkırmızı kesildim. Şu an karşımda PSY'ı görsem ona çapraz şekilde bağladığım kollarımla okkalı bir yumruk atardım!

O sırada pabucumun yetkilisi beyefendi kameramanla hararetli bir şeyler konuşuyordu. Ters giden bir durum vardı belli ki. Öğrenmem gerek. Yoksa! Yoksa daha elemelere katılamadan dandik bir dans için beni ELEYECEKLER MİYDİ! Neyse ki ben meraktan çatlamadan önce uyuz yetkili açıklama yapmak için tekrar megafonu eline aldı.

- Hey millet, son kez tekrarlıyoruz. Kameramandan aldığım bilgiye göre yanımızda yedek kaset getirmemişiz. Bu denemede de başarılı olmazsa korkarım dans videosunu iptal etmek zorunda kalacağız.

- Ohoo!

- Olur mu ama yaaa! Sabahtan beri yorgun yorgun dans ediyoruz.

- Bir kişi için dansı layıkıyla yapan çoğu insanı yok mu sayacaksınız? Haksızlık!

Kalabalıktan gelen homurdanmalar o kadar canımı sıkmıştı ki bir an herkese sağlam bir küfür savurasım geldi. Ama pes etmeye niyetim yok! Siz benim kim olduğumu bilmiyorsunuz daha. Oturduğum sıcak betondan destek alarak ayağa kalktım. "Her neyse yapalım artık şu işi" edasıyla kollarımı gerdirip tüm parmaklarımı çıtlattım.

Keşke bu kadar iddialı gözükmeseydim. Çünkü dansın sonuna doğru yine figürleri karıştırmaya başlamıştım. İşte şimdi bittim diye düşünürken iki sıra arkamdan tiz bir çığlık sesi geldi. Bu çığlık dikkatleri o kadar dağıttı ki ne şirket yetkilisi sinir herif, ne de kalabalık benim figürleri karıştırdığımı görmedi. Herkes pembe giysili kızın yanına doğru gitmeye başladı. Pek de iyi şeyler olmadığının farkındaydım ancak kızın bayıldığını görmem için kalabalığa iyice yaklaşmam gerekti. Bir dakika... Bu o kız! İzmir'de gördüğüm! Evet evet eminim! Sanrio'nun maaşlı elemanı gibi giyiniyor. Hello Kitty obsesifi olmalı. Tüm bunları düşünürken güçlü bir el beni omuzlarımdan yakalayıp geriye çekti. Ve sonra:


- Sanırım senin dansını izlerken daha fazla dayanamadı :)


Bu da kim? Ne tür bir küstah, bana böyle şeyler söyleyebilir ki!


23 Aralık 2012 Pazar

[Haber] – Kore Rüyasını Yaşamak İçin Geldiler

Not: Bu bölümden kısaca bahsedelim. Kore medyasının bizimle ilgili haberlerini sizlerle paylaşacağız. Haberlerin veriliş tarzı Kore haber sitelerindeki gibi olacak. Örnek haberler için şuraya tıklayın lütfen. Ayrıca gördüğünüz gibi yorumlar var haberlerin alt kısmında. Siz de bu haberlerle ilgili yorumlarınızı bırakarak burasının daha aktif bir şekilde işlemesini sağlayabilirsiniz. Kendinize bu hikayeden bir yer seçin ve eğlenceye katılın! :)

***

HABER: Kore rüyasını yaşamak için dünyanın dört bir yanından gelen insanların Gwanghwamun Meydanı’ndaki Gangnam Style şovu

Kaynak: Nate aracılığıyla Newsen

Kore Dalgası (Hallyu) dünyanın dört bir yanını esir almaya devam ediyor. Dünyanın birçok ülkesinden United Ent.’nın seçmeleri için Seul’e gelen insanlar, Gwanghwamun Meydanı’nda Gangnam Style dansını yaptı. Gelenleri bir de büyük sürpriz bekliyordu. At dansı ile dünyayı ele geçiren PSY, yeni uluslararası sanatçı adaylarına destek olmak adına oradaydı. Gençlere tavsiyeler veren müzik dehası PSY, bazı gençlerin dans yeteneklerini övdü. Kpop dünyaya açılmaya devam ediyor, Seul’den üzülerek ayrılacakların yanı sıra mutluluktan havaya uçacak bir azınlık da olacak. United Ent’nın elemelerine sadece 1 hafta kaldı.

Yorumlar

1. [+478, –98] 600’den fazla grubun olduğu ülkemizde tutunmaları oldukça zor. Üstelik bir de yabancılar. Gözyaşlarını izlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

2. [+396, –123] Sen United Ent.’sın, büyük düşün!!!

3. [+265, –51] Neden kendi ülkelerinde sanatçı olmayı düşünmezler ki? Yakında sokakta normal insanlardan çok şarkıcı göreceğiz.

4. [+185, –41] Ben ilk üç yorum gibi kötü düşünmüyorum. Bu Kore’nin müzik piyasasındaki gücünü gösteriyor. Sizi zorlu bir seçme bekliyor sevgili yabancılar. Fighting!!!

5. [+77, –64] En azından doğal güzeller var aralarında, çift göz kapağı ameliyatı olmayan kişiler göreceğimiz için birazcık sevindiğimi itiraf etmeliyim.

[5. Bölüm] - İntikama Yolculuk



Mavi gözlü hostesten pasaportumu alırken vücudum salgıladığı fazla adrenalin yüzünden çıldırmış durumdaydı. Yerinden çıkacakmış gibi atan kalbim eminim ki dışarıdan duyuluyordu. Sırtımdan aşağı ter inerken pasaportum titremem yüzünden düşer korkusuyla ellerimi sanki bir daha açılmayacakmış gibi kenetlemiş uçağa doğru ilerlerken Lee'nin yüzündeki ifadeyi bir defa daha görebilmek için arkamı döndüm. Hostes Lee'nin bırakmayı akıl edemediği pasaport ve bileti almaya çalışırken gözlerini üzerime dikmiş, yarı açık bir ağızla öylece duruyordu. Surat ifadesine gelince; bitkisel hayatta gibi görünüyordu. Hıyar!

Allak bullak yüzüne bakıp sırıtmama engel olamayarak el salladım ve hızla ilerlemeye devam ettim. Beni -ya da bizi mi demeliyim- Seul'e uçuracak devasa bebekle terminali birleştiren tüpün zeminine ayaklarım değdikçe çıkan tangırtılar hayatımda duyduğum en güzel ezgi olup kulağıma ulaşıyordu. 
Uçağın girişinde THY'nin muhteşem güzellikteki muhteşem hostesleri, bir o kadar muhteşem gülümsemeleri ile beni karşıladılar ve business classtaki yerimi gösterdiler. Cidden bu kadar iyi mi?! Ekonomi sınıfın daimi yolcusu aşırı-orta-halli-bünyem popo kısmı geniş yatan koltuğumu, benim için yıkanmış paketlenmiş kaşmir battaniyemi ve kaz tüyü yastığımı görünce iyice kendini kaybetme noktasına geldi. Gülümsememe engel olamıyordum. Öyle ki hostesler birbirlerine beni gösterip kıkırdamaya başlamışlardı.

Kendime hakim olmaya çalışarak yerime yerleştim. Lee'nin moralini bozma imkanı yakalayabileceğim her anı değerlendirmem gerekliydi. Bu yüzden ilk golümü kutlamayı bitirip, ikincisi için oyun kurmaya başlamalıydım. Hemen arkamdan iki business yolcu daha geldi ve şansıma ikisi de orta yaşın biraz üstünde, kılık kıyafetlerinden iş adamı oldukları belli olan Koreli adamlardı. Kim bilir belki birisi Samsung'un, birisi de LG'nin CEO'suydu... İkisi de pek hafif görünen el bagajlarını yerleştirmekteyken keyifli ruh halimin verdiği vurdumduymazlıkla onlara doğru ağzım kulaklarımda seslendim:

-Yalnız Samsung'un LED Tv'leri daha iyi amca.

Aynı anda dönüp suratıma bakan amcalar birkaç saniyelik tereddütün ardından, kendilerine iyi yolculuklar dilediğimi sanmış olacaklar ki zor anlaşılır İngilizceleriyle "Evet, evet sana da iyi yolculuklar." dediler, birbirlerine göz ucuyla bakıp yerlerine oturdular. 

Daha fazla zengin gelecek gibi görünmediğine göre fakirleri uçağa almaya başlamış olmaları gerekliydi. Lee birazdan gelir, büyük ihtimalle beni görmemiş gibi yapar ait olduğu yere; sıradan insanların sıradan koltuklarına giderdi. Geçerken başını çevirmesi ihtimaline karşılık bir şekilde bana bakmasına sebep olmam gerekiyordu ama o anki heyecanım beynimi bulandırıyor, yeterince akıllıca bir şey bulmamı engelliyordu.

Ah işte... Lee uçağa giriş yaptı, gözü bir anlığına bana çarptı ve nereye bakmaması gerektiğini öğrendi. 
Gyujin  düşün! Biraz daha hızlı düşün! Önüne gelen hiçbir fırsatı kaçırmaman gerekli!

Ben kendi içimde bağırışırken hosteslerden biri Samsung ve LG amcalar ile tatlı sohbetini bitirmiş bana doğru geliyordu. Lee benim koltuğumun çok yakınına gelmişken hostes önümdeki koltuğun arkasında sağ kolunu atıp yüzüme doğru eğildi, Lee istediği fırsatı yakalamışçasına hostesin arkasından seyirtip geçti. Ve ben o bir anlığına Carmen Electra'nın biraz daha dar kalçalısı olan seksi kadının gözlerinde kaybolup, zihnimin en gerilerindeki hostes fantezileriyle boğuşurken onu kaçırdım! Lanet olası hostes bu kadar seksi olmasaydı ve bu kadar güzel kokmasaydı (Mandalina ve limon aromalı bir parfüm kullanmıştı) Lee'nin bakışını yakalayabilir ve kendi bakışlarımın en aşağılayıcısını ona gönderebilirdim. Ama bu şansı o anlığına yitirmiştim. 

Lee tüm hızıyla uçağın arkasına doğru ilerlerken aklıma gelen ilk cümleleri ona duyurmak için hayli yüksek bir sesle söyledim:

-Acaba ekonomi sınıfta yolculuk edecek insanların başka bir yerden girme imkanı yok mu? Bildiğim kadarıyla uçağın arka kapısı da var. Hayır, ben onları düşündüğümden diyorum. Neticede biz burada spa merkezinde gibi yayılmış takılırken, onlar arkada sıkış tepiş... Aramızdan geçip buradaki lüksü görünce fakirliklerini yüzlerine vurmuş gibi olmuyor muyuz? Ben hiç sevmem böyle şeyleri. 

Lee business ile ekonomi sınıfı ayıran perdeyi geçerken artık iyiden iyiye deli olduğumu düşünen hostese yaklaş işareti yaptım ve son cümlemi ekledim.

-Bir de bazıları çok kötü kokuyor bu fakirlerin.

Hostes anlamaz gözlerle suratıma bakıp birkaç defa göz kırptı ve "Dilerseniz oda kokusu sıkabilirim. Hangi kokuyu tercih ederdiniz? Kırmızı orman meyveleri mi, bahar esintisi mi, çam ormanları mı?"

Arkamı dönmüş Lee'nin tepkisini görmeye çalışırken hostesin sorusunu yanıtsız bıraktım. Önüme döndüğümde Carmen hala soran gözlerle bana bakıyordu. Bir şey istemem gerektiğini hissettim ve içecek servisinin ne zaman yapılacağını sordum.

-Efendim business class yolcularımız için yolculuk boyunca her türlü servisimiz mevcuttur.

Her türlü servis? Bir dakika! Krem şanti olayı şaka değil miydi?

-Ee... O zaman ben bir şeyler içeyim.
-Tabii efendim. Ne arzu ederdiniz?

Belki Lee ekonominin en ön sırasında oturuyordur da beni duyabilir ihtimali yüzünden yine yüksek sesle söyledim:
-Şampanya?
-Şampanya?!
-Şampanya. Evet.
-Ee... Peki efendim hemen getiriyorum.

Görmemiş olduğuma artık iyice inanan Carmen nefis kalçalarını sağa sola sallayarak şampanyamı almak için uzaklaşırken, uçaktan indikten sonra onu bir daha görmemek için bir dilek diledim.

***

Ne zaman uçağa binsem yolculuk boyunca business uçmanın ne mükemmel bir şey olduğunu hayal ederdim. Şimdi ben de o ayrıcalıklı sınıftaydım, ancak hiç de tahmin ettiğim gibi çılgın bir yolculuk geçirmiyordum. Ekonomi sınıfta gitsem belki sağıma soluma hoş sohbet birileri düşerdi de yolculuğum biraz daha keyifli geçerdi diye düşünür ve hayıflanırken hostes az sonra yemek servisinin başlayacağını söyledi ve elime bir menü tutuşturdu. Menünün ana yemekler kısmına baktığımda bir yemek hariç tamamının yabancı dillerde yazıldığını gördüm. İtalyanca olduğundan neredeyse emin olduğum bir yemek, bir tanesi -evet önünde le falan yazıyor- Fransız, biri okumayı zorla da olsa söktüğüm için telafuz edebildiğim Bulgogi isimli bir Kore yemeği, -şükürler olsun ki İngilizce yazılmış- birkaç çeşit suşi ve beyti. Beyti mi? Evet Türk Havayolları ve Türk yemekleri candır ama biz de business uçarken beyti yemek biraz fazla alaturka kaçardı. Bütün servetimi yatırdığım bu koltuk üzerinde elimden geldiğince havalı bir yolculuk geçirmek istediğim için (Havalı olmak sıkıcılığı yanında getirse bile) adını söyleyemediğim Fransız yemeğini seçtim ve yanına da (Hangi çeşidin içinde ne olduğuna dair bir fikrim olmadığı için Carmen'e zevkine güvendiğimi söyledim) suşi istedim. Carmen'in bakışlarından yanlış bir kombinasyon yaptığımı fark ettim ama, çark edersem de iki yemekten de haberim olmadığını belli etmiş olurdum. Kim bilir belki de iki ana yemek sipariş etmeme bozulmuştu...

Yemeğim geldi. Kocaman havalı bir tabağın ortasında kazablanka çiçeği şekli verilmiş yufka ve ortasında biraz haşlanmış sebze garnitürü, üzerinde mavi bir sos, kenarında birkaç dal dereotu... Ve yanında da gözüme fazlasıyla çiğ görünen birkaç parça suşi!

İştahımın kaçtığını hissetsem de sanki uzun zamandır canım o kazablanka çiçeğini suşilere sarıp yemek istiyormuş gibi hevesle aldım elime bıçağımla çatalımı. Bıçağımı doğru elimde tutup tutmadığımı hızlıca kontrol ettikten sonra çatalımı yufkaya büyük gürültüler eşliğinde batırdım, kendi kendine parçalanmasını izledim... Bir yerlerde bir yanlışlık yapmış olmalıydım ki Samsung ve LG amcaların ters bakışlarını üzerime çektim. Daha az ses çıkarmaya gayret ederek yufkayı gözden çıkarıp ortasına serpiştirilmiş haşlanmış sebzeleri yemeye niyetlendim. Ama o da ne?! Sebzelerin üzerindeki mavi sos tatlıydı! Damağım beni fena halde yanıltmıyorsa ahududu ve yabanmersini tadı alıyordum. İKEA'da reçelle servis edilen İsveç köfte maceramdan sonra bir daha karşılaşmak istemediğim bu tezat ağzımın içindeydi ve büyüdükçe büyüyordu. Yutmakla tükürmek arasında gidip gelirken, Carmen elinde küçük porselen bir tabak ile geldi ve "Vasabinizi getirmeyi unutmuşum çok özür dilerim." dedi. 

Carmen'in gelişiyle telaştan yuttuğum lokmanın şokunu yaşarken önümdeki minik tabağa ve içindeki fosforlu yeşil macunumsu şeye baktım. Evet bu benim için gerçek bir "şeydi". Çünkü ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. "Zahmet etmeseydiniz hiç." diyecek oldum ama hostes hanım mahçup bir ifadeyle "Olur mu öyle şey? Suşinizi vasabisiz yiyecek haliniz yoktu ya?" dedi.

-Öyle ya suşimi vasabisiz yiyecek halim yok. Hah! Hayatımda duyduğum en komik şey bu. Vasabisiz suşi mi? Oldu olacak bundan sonra gelinler de duvaksız evlensin.

Carmen, THY hosteslerine özgü kibarlığıyla berbat esprime içten bir gülümseme ile karşılık verip benden uzaklaşırken kalçalarını bugün ikinci kez izledim ve hosteslerin ilk ne zaman birer fantezi öğesi kabul edilmeye başlandığını düşündüm.

Carmen'in uzaklaşmasıyla ben, birkaç parça suşi ve vasabi denilen yeşil macun baş başa kaldık. Suşimi vasabisiz yiyemeyeceğimi öğrenince, az önce tepsimin kenarına bıraktığım bıçağımı tekrar elime aldım ve bol miktarda vasabiyi ekmeğe Nutella sürer gibi karidesin üzerine sürdüm. Çubuk kullanma girişiminde bulunacak kadar aptal olmadığım için çatalımı karidesin hemen altındaki pirinç kütlesine batırdım ve bütününü ağzıma attım.

Beynimin durduğunu hissediyordum... Gözlerime dolan yaşlar yüzünden görüşüm bulanmaya başlamıştı... Genzimi yakıp burnuma ulaşan alevler, burun deliklerimden dumanlar çıkarıyordu... Bir yerlerde bir yanlışlık olmalıydı! Belki tirbülans? Belki de düşüyoruz... Yukarıdan oksijen maskelerinin inmesi gerekmiyor muydu? Biri bana suni teneffüs yapabilir mi?..

Bilincim kapanırken beni omuzlarımdan tutup sarsan iki el hissettim ve boğazımdan aşağı biraz sıvı indi. Burnum hala alevler için yanarken bir yandan kolonya kokusu alıyordum. Cennetin gül suyu kokması gerekmez miydi? İkinci defa boğazımdan aşağı bir çeşit sıvı inerken gözlerimi biraz araladım ve Carmen'in telaşlı yüzünü burnumdan birkaç santimetre ötede gördüm. Her türlü servis? 

Zihnimdeki bulanıklık yavaşça dağılırken, üçüncü defa boğazımdan aşağı bir sıvı döktüler ve bu sefer suyun tadını alabildim. Gözlerimdeki yaşları silerken yerimde doğruldum ve az önce yaşadığım karmaşaya sebebiyet verdiğinden adım gibi emin olduğum yeşil macunu gördüm! 

-Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?! Kaç para verdim bu bilete biliyor musunuz? Bu mu karşılığı?! Dava edeceğim sizi, sürüm sürüm sürüneceksiniz! Uçaktan iner inmez Ankara'yı arıyorum.
-Efendim, lütfen sakin olur musunuz? Biraz fazla tepki vermiyor musunuz? Bir yanlış anlaşılma oldu galiba. Bizim bir hatamız yok. Suşiyi yerken vasabiyi fazla kaçırdınız sanırım. İlk defa yiyenler hep aynı hataya düşerler. 
-Ne?! İlk defa yiyenler mi? Siz bana cahil mi diyorsunuz? Ben ilkokulda beslenme niyetine yerdim be suşiyi! Bana mı öğretiyorsunuz hadsizler! Bana bozuk suşi yedirdiniz resmen! Bu yemeği köpeğe verseniz o bile yemez! 
-Beyefendi lütfen sakin olur musunuz?!
-Hemen şimdi kabin amirini çağırıyorsunuz bana! Hemen dedim! Nerede o zibidi? Belgesel seslendiren Tarkan sesiyle konuşmasını biliyordu ben ve ekibim bilmem ne bilmem ne diye?! Nerede şimdi o? Tamam, ben kendim bulurum! Çekil önümden!

Dedim ve ekonomi bölümünde hala yemek servisi yapmakta olan ekibin arasında kabin amirini aramaya koyuldum. Hiddetle sağa sola bakınırken bütün o sinirime sinir katacak yüzü gördüm. Tepemin tası bu sefer cidden atmıştı:

-Sen! Sen yaptın değil mi? Aklın sıra beni yol yakınken dönmeye ikna edecektin değil mi? Oralara uygun değilsin sen Gyujin! Senin saçmalıklarına kulak asmadığım için kendim tecrübe etmemi istedin değil mi?! Sana bu berbat oyununun hesabını sora--
-Ayy!!!

Arkamdan gelen tiz bir sesle cümlemi yarım kesip telaşla döndüğümde havaya kaldırdığım elimin hemen yanımda duran yemek arabasına çarpmasıyla dengesi bozulan yemek tepsilerinden birkaçının pespembe bir şeyin üzerine devrilmiş olduğunu gördüm.

Pespembe bir şey?

Gürültü yüzünden bütün herkes bizden yöne bakıyordu ve benim yüzümü al basmaya başlamıştı. Bir elim hala havada az önce, uçakların camları normalden daha sağlam olmasa patlatacağına emin olduğum, sesin geldiği yöndeki o pembe şeye doğru baktım. O pembe şeyin saçları sebze yahnisinin suyu yüzünden yapış yapış olmuştu ve burnunun ucundan bir parça maydonoz sarkıyordu. Üzerine boca olan yemekler yüzünden berbat bir görüntüye kavuşmuş kafasını ağır çekimde kaldırıp az önce burnumdan çıkan alevlerden biraz daha fazlasını gözlerinden çıkarabilmesiyle beni yeterince ürküterek bir çığlık daha kopardı. Ve ben arkama bile bakmadan tabanları yağladım!

Business classı ekonomiden ayıran perdenin hemen ötesinden olan biteni izleyen Carmen'in güvenli kollarına ulaşmam sanırım 1 saniyemi falan almıştı. Arkamdan telaşla perdeyi kapamaya çalışırken titreyen sesimle yalvardım "Biliyor musun Carmen? Ankara'yı aramaktan vazgeçtim. Beni şu cadıdan koru yeter!"

***

Uçaktan önce indiğim için yeterince hızlı yürürsem o tiz sesli cadıyla karşılaşma ihtimalimi ortadan kaldırabileceğime inancım tamdı. Adımlarım aceleden birbirine karışırken içimden o kızı bir daha görmemek için dua ediyordum. Lütfen bugün yeterince rezil oldum... Lütfen daha fazla bela açma başıma!

Hızlı yürümeyi bir süre sonra koşmaya çevirdim ve beni ana terminale götürecek olan tramvaya bindim. Kısacık bir yolculuğun ardından yine koşar adımlarla bavulumu alacağım bantı buldum, katettiğim uzun yolu benden önce gelmiş olan bavulumu aldığım gibi metro tabelalarını takip ederek turnikelere ulaştım. Seul'de olduğum sürece kullanacağım yolculuk kartını acelem olduğunu söyleyip dolarla almaya çalıştıysam da gişedeki inatçı amca "No dolar, yes Won." diyip durduğu için dönüp döviz bürosuna uğramak zorunda kaldım. Pek fazla olmayan bütün paramı Kore parası Won'a çevirip kartımı aldım ve metro istasyonuna kendimi attım.

Tepesinden aşağı yemek boca ettikten sonra özür bile dilemeden kaçtığım kızı atlattığıma inancım iyice sağlamlaşmış metronun gelmesini beklerken sağı solu incelemeye başladım. Gerçekten bu kadar çok metro hattı var mıydı bu şehirde? Acaba İstanbul'da da bir gün bu böyle bir metro ağı görebilecek miydik? Acaba Korece tabelaları ne kadar hızlı okuyabiliyordum?

Türlü sorular aklımı kurcalarken oldukça havalı görünen bir metro geldi. Üzerinde Big Bang ya da Big Baby gibi bir adı olan grubun reklamı vardı: "Gmarket'te %50 indirim!". Basit bir cümle de olsa Korece bir şeyleri anlayabilmiş olmanın verdiği özgüvenle metroya bindim ve kendime güzel bir yer bulup oturdum. Bir yandan, yere oturup dizlerimi karnıma çeksem neredeyse benim boyutumda olan, bavulumu sabit tutmaya çalışırken bir yandan da kapının solundaki ekrandan reklamları izleyip altyazıları yakalamaya çalıştım. Korece okumak benim için hala zordu... En azından hareketli olanları...

Gözümü dikmiş yeşil şişeli bir içeceğin reklamını izlerken (Sodaydı herhalde. Acaba Beypazarı Sodası bulunur mu burada?) bir pet şişenin buruşturuluşunun çirkin sesi kulağımı rahatsız etti. Sesin geldiği yöne -yani tam karşıma- bakınca onu gördüm: gözlerinden saçtığı alevlerde en ufak bir azalma olmayan tiz sesli cadı az sonra üzerime atlayıp beni paramparça edecekmiş gibi odaklanmıştı suratıma.

-He...He...Hello Kitty?

___________________________________________________


22 Aralık 2012 Cumartesi

[4. Bölüm] - 이의 드림– Lee’nin Hayali

Çift kişilik yatağımda uzanırken yine aynı düşünceler denizinde yelken alıyordum. İnsanların çoğu zaman alaya aldığı, güldüğü, dalga geçtiği bu durum benim kurtuluşum olacak. Onlar şu an için farkında değil ama benim kafamda oluşturduğum uzun vadeli plan sayesinde hepsi geride kalacak. Bu sefer ben “onlara” güleceğim.

Küçüklüğümden beri müzikle büyüdüm. Klişe olan “ailemde müzikle ilgilenen bir sürü insan vardı” zırvası benim içim geçerli değil. İyi bir sesim olduğunu ilk kez 10 yaşında gittiğim Lüküs Hayat müzikalinde fark etmiştim. Ailem müzikalin şarkılarını çok iyi seslendirdiğimi fark edince özel hoca tutmuştu. O günden bugüne sesimi oldukça geliştirdim. Şu anda çok iyi bir şekilde şarkıları söyleyebiliyor ve dans edebiliyorum. Kendi ülkeme göre oldukça ilerideyim, ama ne de olsa bizim ülkemizde sanatçılarda aranan ilk özellik iyi bir ses değil.

15 yaşında keşfettim K-pop’u. Dünya müziklerini araştırmayı sevdiğim için ilk uğradığım durak Latin Amerika’ydı. Şarkılar daha çok “yerel” olduğu için orada tutunamayacağımı biliyordum. Ayrıca İspanyolca ve Portekizce Türkçe’ye ters diller. Öğrenmem hem uzun sürecekti, hem de tam anlamıyla konuşamayacaktım. Bu yüzden dünya müziklerinden çok Türkçe’ye yakın dilleri incelemeyi ilk görevim olarak ele aldım. Karşıma Korece, Japonca ve Fince çıktı. Kuzey dillerini sittin sene öğrenemeyeceğimi bildiğim için trafik işaretlerine benzer Uzakdoğu dillerine yöneldim. Aklımda her daim pop müzik öncelikliydi, bu yüzden rock rüzgarının ele geçirdiği Japonya 2. sıraya yerleşti. Güney Kore’de böyle mükemmel bir potansiyel olduğunu bilmiyordum.

İşte aradığım şey tam olarak karşımdaydı. Türkçe ile aynı aileden olan bir dil, Türkiye ile dost olan bir ülke, mükemmel bir müzik altyapısı ve grup olayının ölmediğini kanıtı olan yüzlerce grup… Son madde hariç hepsi harikaydı. 500’den fazla grubun olduğu bir ülkede ben solo olarak tutunabilir miydim? Grup olarak çıkış yapsam ne kadar başarılı olabilirdim? Herkes her şekli denemiş, özgün ve farklı olmak adına bir fikir nasıl bulacaktım? Ahh, bunları düşünmek çok zor!!!

Yataktan kalktım, balkona çıkıp biraz hava almak istedim. Elimi mermerin hassas yüzeyine yaslayarak sokağı incelemeye başladım. Ve yine onu gördüm, hayatının merkezine beni oturtmuş olan Gyujin’i! Küçüklüğümüzden beri sanki bana savaş açmıştı. Başarılı bir okul hayatı geçirdiğim halde kendi sınırlarını zorlayarak önüme geçmiş ve bunu bana kakıp durmuştu. Ben umurumda olmadığımı onlarca kez söylememe rağmen hiç durmamıştı. Basketbol kaptanı olduğunda tepki vermedim, müzikalde başrolü kaptığında tepki vermedim. Müzikal bittiğinde izlemeye gelen uzmanların hepsi benim sesimin daha iyi olduğunu söylemişti. Ben onlara sadece teşekkür etmekle yetinirken bunu duyan Gyujin deliye dönmüştü. Eve doğru yürümeye başladığımda loş bir sokakta beni tişörtümden çekerek hesap sormaya kalkmıştı. Sinirliydi, hem de çok! Resmen burnundan soluyordu. Ben ise ona Bree Van de Kamp bakışlarımda poker surat ifadesi takınmaya devam ediyordum. Ellerini üzerimden çektim, hiç konuşmadan yoluma devam ettim. O gün arkamdan söylediği sözleri hiçbir zaman unutmayacağım.

“Bunun hesabını soracağım Lee!!! Her şekilde seni yeneceğim, ezeceğim. Yumruk yemişe döneceksin, beni fark edeceksin. Öyle bir gün gelecek ki, beni gördüğünde hayretler içerisinde kalacaksın!”

Hayatın bizim için neler yapacağı hiç belli olmaz. Günler geçtikçe müzikle ilgili kendimi geliştirmeye devam ettim, bir yandan da Korece kursuna yazıldım. Hırsım, inatçılığım ve başarı arzum kısa zamanda etkisini gösterdi. Okuldan gelir gelmez ayna karşısında saatlerce dans provaları yapıyordum. Bigbang’in, TVXQ’nun, Super Junior’un, 2NE1’ın, T-ara’nın, SS501’in, SHInee’nin danslarını çalışıyordum. Her şekilde iddialı bir sanatçı olacaktım. Yeni bir soluk getirecek ve adımı Kpop tarihine yazdıracaktım. Birçok insandan zekiydim, aklım her yöne çalışıyordu. Şeytanice planlar yapabilir, başkalarını manipüle ederek elerken işin ucu bana hiç dokunmadan sıyrılabilirdim. Gyujin’i de böyle deli ediyordum. Kore’yi görmezden gelen Japonya gibi ben de onu görmezden geliyordum. Bu da onu deli ediyor ve hata yapmaya zorluyordu.

***

Bazen evin yakınındaki parka giderek çimlere uzanır ve daha sonra da gitarımı çıkartarak etrafa müzik ziyafeti verirdim. Yine böyle sessiz ve sakin birden kendimi kaptırmış şarkı söylerken siyah uzun saçlı, yüzünden gülümseme eksik olmayan sevimli bir kızın beni dinlediğini fark ettim. Gitarımı kenara koydum ve bu güzelliğe seslendim.

“Ben daha burada duracağım. Eğer beni bu şekilde dinlemeye devam edeceksen bacakların ağrıyacak. Bak burası boş” diyerek yanımdaki yer gösterdim. Hiçbir şey demeden gülümseyerek yanıma oturdu. Normalde “üff snne be slk .s .s” tepkisi beklerken böyle yapmasına şaşırdım.

“Merhaba, benim adım Eun Ji” dedi o melek sesiyle. Ne kadar da güzel bir sesi vardı. Şimdiden beni etkilemeyi başarmıştı billur sesiyle.

“Ben de Lee, memnun oldum Eun Ji” diye karşılık verdim. “Yalnız seni buralarda daha önce göremedim. Halbuki küçük bir mahalleyiz”

Küçük bir kız çocuğu gibi gülümsedi, hafiften kızardı. Yabancı bir yerde gibi hissettiğini yüzünden anlayabiliyordum.

“Buraya İzmir’den yeni taşındık, daha 3 gün oldu. Etrafı keşfetmek için çıkmıştım. Taşınma süreci zorludur bilirsin” dedi.

“O zaman kocaman bir hoş geldin demek lazım. Umarım buraları seversin. İstanbul’da sessiz ve sakinliğin ender bulunduğu yerlerden birinde yaşayacaksın” Kendimi Sezen Cumhur Önal gibi hissettim. Yakın zamanda ağdalı Türkçe kullanarak cümleler bile kurabilirdim sanırım.

“Bu çaldığın şarkıyı çok severim. Bu yüzden parkı keşfederken burada çivilendim kaldım. Gitarı çok iyi çalıyorsun Lee, ayrıca sesin de çok iyi. Böyle bir ses duymayalı uzun zaman olmuştu”

Bana iltifat ediyordu. Şimdi tanıştığım güzeller güzeli bir kız iltifat ediyordu. Eminim ki Gyujin yeni tanıştığı birinden sesiyle ilgili asla itiraf almamıştır. Deli gibi çalışarak benim önüme geçebiliyordu, ben kılımı kıpırdatsam ikincilik kürsüsünde yapışık kalacağının farkında bile değildi. Zavallı çocuk!

Saatime baktığımda 20 dakikamı Eun Ji’ye harcadığımı fark ettim. Okul çıkışında çocuklar buraya doluşmadan biraz daha pratik yapmalıydım. Eun Ji’ye teşekkür ettim, o da sanki çalışmamı böldüğünü fark ettiğini anladı ve gitmek için izin istedi. Ayağı kalkıp yürümeye başladığında arkasından seslendim.

“En kısa zamanda istediğin bir parçayı çalacağıma söz veriyorum Eun Ji. Yeri ve zamanı sen belirle. Beni nerede bulacağını biliyorsun”

Saçlarını savurarak geri döndü ve gözlerinin içi güler bir şekilde “Anlaştık” dedi ve koşmaya başladı.

Çok güzel bir kızdı ama zaman benim için en önemli unsurdu. 24 saat bile çalışmalarım ve hayatım için yetmezken programımın dışına çıkmam bir felaketle sonuçlanabilirdi. Nefesimi tuttum ve gitarımı konuşturmaya devam ettim.

Günlerim internette araştırma yapmak, Kpop’u takip etmek, dans provaları yapmak, şarkı söylemek ve gitar/keman çalmakla geçiyordu. Geçen gün internette Pledis Ent.’ın Amerika’da seçmeler yapacağını görmüştüm. Sadece Asyalı ve Asyalı-Amerikan kişilerin seçmelere katılabileceği yazıyordu. After School ve Nu’est’in şirketiydi ama 5 büyük şirketten biri olmadığı için istemiyordum. Benim amacım zirveye çıkmaktı. 5 büyük şirket hakkında zamanında çeşitli notlar bile almıştım. İşi sıkı tutmak en sevdiğim huylarımdan biridir. Bu şirketlerin hepsi beni kabul ederse diye düşünerek çeşitli listeler bile hazırlamıştım.

SM’yi seçmek istemiyorum. Sanatçılarından çok kendini düşünen bir şirket olduğu için bana faydası olmayacak. Harika bir çıkış yapabilirdim, ama özgürlüğüm birçok alanda kısıtlanacaktı. Ayrıca parasal anlamda da getirisi olmayacak. Maddiyet sanatçı olmanın en büyük getirilerinden biri değil midir? Tabi ki diğer şirketler beni seçmez ve SM beni seçerse kısa bir kölelik anlaşmasıyla katılabilirdim.

JYP’i seçebilirim. İyi gruplar çıkartıyor, yönetimi de iyi. Ama şarkılarımın başında JYP Production sesini duymak istemiyorum. Evet, bunu bile düşündüm. Eğer seçmeleri olursa girerim.

YG şirketini de seçerim. Her ne kadar hiphopla yakın olsalar da çıkarmış oldukları grupların sevimlilikten öte olması benim işime gelir. Karizma bir idol olmayı kafama koymuştum, asla puing puing ve aegyo yapmam. Yaparsam biri beni vursun lütfen. Cebe koyalım bunu da, umarım yakın zamanda elemeleri olur.

Cube: Seçerdim tabi, HyunA ve Beast'e sahip. Yetenekli insanlara şans vermesi de benim gözümde bir artı.

Ama ben en çok United Ent.’dı istiyordum. Kore’nin en büyük müzik şirketlerinden biri. Ayrıca uluslararası çalışıyorlar ve şirketin içerisinde farklı milletlerden bir sürü kişi var.

Listemi incelerken mailime düşen bir posta evde bayram havası estirmeye başladım. Oha!!! Gözlerim beni yanıltmıyor değil mi? United Ent. dünya çapında bir seçmeler yapıyor ve her milletten insan bu seçmelere katılabilecek. İşte buuuu!!!! Sonunda uzun süredir beklediğim şey gerçekleşiyor. Son zamanlarda bu konuda dedikodular Tumblr’da dolaşıyordu. Demek ki doğruymuş. Hemen planlarımı hızlandırmalıyım. Bu resmen benim için sunulmuş bir lütuftu.

United şirketinin haberinden sonra daha hızlı hareket etmem gerektiğini anladım. Her şeyi unutmalıydım. Ailem zaten beni destekliyordu, ne kadar sıkı çalıştığımı onlar da görmüştü. Bu ülkede kalıp Serdar Ortaç’ın arka vokalistliğini yapacak değilim. O da çekik gözlüydü ama hem yeteneksiz, hem de itici olanlarından. Gyujin de artık götüne kına yakabilirdi, hep benim dünyanın öteki tarafında olmamı isterdi. Bu haberi duyunca göbek atar herhalde.

Eun Ji, ah Eun Ji! O bunu nasıl karşılayacaktı acaba? Parkta tanıştığımız o günden sonra her şey çok hızlı ilerlemişti. İstanbul’u gezdirdiğimde çok mutlu olmuş, benimle ilgili olan her şeyden çok hoşlandığını söylemişti. Programımın içine onu da dahil etmiştim. Bu sayede çok daha fazla vakit ayırabiliyordum. Ama önceliğim o değildi, olamazdı. Kendime bir söz vermiştim. Benim bir amacım, ideallerim vardı. İlk öpücüğümüzü, öpüştüğümüz yeri hiçbir zaman unutmayacağım. Dudağı dudağıma değdiğinde vücudumun her yerinde hareketlenmeler olmuştu. Daha sonra rüyalarımın 2 numaralı kahramanı olmuştu Eun Ji. Birincisi hep Kore’ydi. Ama kendisi de farkındaydı, ben ona ilk zamanlar hayallerimi anlatmıştım. Kabul etmişti, hiçbir şekilde engel olmayacağını söylemişti. Destekliyordu beni hala. Ben ona gideceğimi söylediğimde “Seni yolcu edeceğim, her zaman destekleyeceğim Lee” demişti. Çok masumdu, çok sevilesiydi.

Seul biletimi aldığımda içim içime sığmıyordu. Hayat beni şu anda sınıyordu ve ben bu testten 100 alarak çıkacaktım. Adımı herkes bilecek, hep bir ağızdan Lee Wiu diye bağıracaklardı. Kore’de bu kadar çetin rakipler karşısında nasıl başarılı olacağımı da bulmuştum. Daha önce koca ülkede müzik adına hiç denenmemiş bir karaktere bürünecektim. Bu benim için hiç de zor olmayacaktı. Çünkü yazdığım yazılar ve kısa hikayelerde de hep bu konuyu işliyordum.

Cinselliği kullanacaktım, seksiliği kullanacaktım!!! Koreliler kendilerinin seksi olduğunu düşünüyordu. Bu koca bir yanlış. Kısacık etek giymek ve tişörtlerini çıkartıp üzerlerine su dökmek seksi olmak demek değildi. Çok daha ötesini yapmak lazımdı. Ayrıca onların en uç cinsellik anlayışı “Evet, porno izledim” açıklaması. Bir kadın idol ile erkek idolün yan yana selcası çıktığında bile bütün ülke onları konuşuyordu. Bunlar çantada keklik durumlar. Ben neler neler yapacaktım, ağızları açık kalacaktı. Linç etmeye çalışanlar olacaktı ama onu da düşündüm. O günler geldiğinde yaptığım hiçbir hareketin sonu kötü bitmeyecekti. Kore, sana seksiliği öğretmeye geliyorum!

Ve o büyük gün gelip çattı. Ailemle, Eun Ji ile vedalaştım, Atatürk Havalimanı’na gitmek üzere taksiye bindim. Bütün mahalle bana veda etti, Gyujin hariç! Bu duruma zaten şaşırmadım, hiçbir zaman benim iyiliğimi istemedi. Hayatım boyunca kendisine hiçbir şey yapmadığım halde benden bu derece nefret etmesinin nedeni neydi acaba? Bilmiyorum, bilemiyorum. Dış hatlara geldiğimizde içim içime sığmıyordu. Bir kelebek misali uçuyordum. Ağzı açık ayran budalası gibi biletimi check-in yaptırıp en sevdiğim ithal çikolatalardan aldım. Şu an orgazmden bile daha büyük bir zevk yaşıyordum. Bütün bu teletabi durumları Kore’yi indiğimde son bulacaktı. Şirinlik taslama olmayacak, karizma ve seksilik devreye girecekti. Bu tünelin sonunda başarı ve zirve var. Bütün gerekenler ise sadece iki küçük rol değişimi.

Hostesler kapıları açtığında çoktan ben en ön sırada yerimi aldım. Pasaportumu ve biletimi büyük bir heyecanla uzattığım halde hostes önceliği Business class yolcularına ayırdı. Kore’ye gidecek olan züppe takımı önceden uçağa binecekti. Hostes ilk sorduğunda cevap alamadı. Bunun üzerinde aynı soruyu bir de ana dilinde sorunca arkadan “Ben varım!” diye bir cevap geldi..

Bir dakika! Ben bu sesi tanıyordum. Ya aklım bana oyun oynuyordu, ya da arkamı döndüğüm anda korktuğum bir şeyle yüz yüze olacaktım. Ağır adımlarla ilerleyen ayakkabı sesinin geri geriye gitmesi için içimden dualar ettim. Lütfen gerçek olmasın diye Allah’a yalvardım, benim hatam olsun ne olur! Nefesimi tutup sol tarafa doğru yüzümü ağır ağır çevirdiğimde buz kestim! Bu, bu bu o-o-oo-lamazdı! Lanet olsun!!!! Gözlerim beni yanıltmıyordu. Yanımdaki kişi Gyujin’in kendisiydi. Burada ne işi vardı bunun? Seul uçağıydı bu, ahh! Beynim patlayacak gibiydi. Duygularımı tarif bile edemiyordum.

“Lee, bu ne hoş tesadüf” diye tısladı bana yılan gibi sesiyle. Kim-olduğunu-bilirsin-sen’i gören Harry gibi olduğum yerde put gibi durdum. İşte o gün gelmişti. “Seni hayretler içerisinde bırakacağım” demişti. Gyujin dediğini gerçekleştirdi.  Ben cevap veremeden hemen kapının içine girdi. Titreyen ellerimle ağır ağır pasaportumu ve biletimi hostese uzatmaya çalıştım. O sırada arkasını döndü ve bana bıyık altından gülerek el salladı.

Kendime gelmem uzun sürmedi, böyle bir duruma hazırlıklı olmasam bile şaşırmak artık hissedebileceğim duygulardan biri değildi. Kendimi bir amaca şartlandırmıştım ve lanet olasıca Gyujin bunu engelleyemeyecekti. Birkaç kez onun Kpop dinlediğine şahit olmuştum, bana inat okulun bahçesinde ara sıra dans bile etmişti. Ama tamamen benim Kpop sevgimle dalga geçtiğini düşünmüştüm. Aynı nedenden dolayı Kore’ye gidiyor olamayız. Bu nasıl olur? Gyujin, Kpop ile dalga geçen Gyujin seçmeler için Seul’e mi gidecek? Hem de benim yıllardır hazırlandığım seçmelere? Kafamı boşaltmam lazım. Ses ve dans konusunda ondan daha iyi olduğum otoriteler tarafından daha önceleri birden fazla kez kanıtlandığı için birazcık rahatladım. Koltuğuma oturduğumda tek düşünmek istediğim durum uykuydu. Bu uçak yolculuğunda güzel hayaller kurmayı düşünüyordum ama hepsi Gyujin tarafından yıkıldı. Şimdi business class’ta eğlenerek benim bu halimi düşünüp kahkahalarla gülüyordur pislik. Varsın gülsün. Son gülen, iyi güler!

Hostesten bir şişe su istedim, geldiğinde çantamdaki uyku hapını kırarak çeyreğini ağzıma attım. 11 saate sürecek olan yolculukta uyumak istiyordum. Seul’e indiğim zaman Gyujin’i düşünmek adına boş zamanım olmayacaktı, o yüzden birazcık rahatladım.

Uçak kalktığında ve kemerlerimizi bağladığımızda gözlerim de kapanmıştı. Rüyamda Seul’ü görmek yerine Eun Ji’yi gördüm. Bu da nereden çıkmıştı? Neden şimdi rüyalarıma giriyordu bu kız? Aklımda planda iyi şeyler olmadığı için mi? Bari uykumda rahat bırakın beni, ben sadece hayallerine ulaşmak isteyen bir gencim. Bir kızın cırtlak sesiyle gözlerimi hafif araladım. Yanımda ses yapıp duruyordu. Uzun saçları ve üzerine giydiği elbiseleri uyum içerisindeydi. Benim ellerim ise kızın buğday tenli yanaklarındaydı.

“Eun Ji” diye seslendim sadece. Ama bu Eun Ji değil, hiç tanımadığım bir kızdı.

“Ne yapıyorsun sen? Çek ellerini üzerimden” diye sesli bir şekilde söylenince diğer yolcular bizim koltuklara baktı. O anda kendime geldim ve ellerimi üzerinden çektim.

“Özür dilerim, uyku hapı aldığım için derin uykuya dalmışım. Farkında değildim”

Sakinleşmiş gibi değildi, daha çok şaşırmışa benziyordu. Gözlerini kocaman açarak beni incelemeye başladı. Gömleğimin açılan iki üst düğmesinden göğüs kaslarım gözüküyordu. Kız nedense oraya bakarak kilitlenmişti. Nereye baktığını anladığımı görünce hemen kafasını çevirdi ve “Tamam, tamam sorun yok. Uyuduğun için savunmasızdın. Ama dikkat et, herkes aynı şekilde anlamaz” diye uyardı beni. Kendinden ödün vermeyen insanlardan biri, en önemlisi anlayışlı da.

Bunun üzerine gülümsedim. Yemek servisi yapılmıştı ve yemeğinde vasabi vardı.”Eğer o sosu yerden başına neler geleceğini biliyorsun değil mi?” diye sordum. Bütün şirinliğimi takındığım için bana dik gözle bakmadı bu sefer. “Acıyı severim, küçüklüğümden beri yerim. İstanbul’da da vasabiyi denemiştim, bence harika bir tadı var”

Gardını düşürdüğü için şanslıyım. Acıyı sevmesinden güçlü bir kız olduğu anlaşılıyordu. “Sana eşlik edeyim o zaman” diyerek hostese seslendim.

Tam yemeğimi söylediğim sırada Business class bölümünden büyük bir bağırma sesi yükseldi. “Bu yemeği köpeğe versen o bile yemez!!!” cümlesini eminim uçağın en arkasındaki kişiler bile duymuştur. Tahmin edin kimin sesiydi? Tabi ki de Gyujin’in. Bulunduğu her ortamda sorun çıkartmaya bayılırdı.

Ekonomi bölümüne geldiğinde Gyujin’in gerçekten de bu uçakta olduğunu iyiden iyiye anladım. Rüya olması için nelerimi vermezdim ki… Gözleriyle beni aradığını anlamıştım. Sonunda beni fark ettiğinde hosteslerin uyarısına rağmen hızlıca yanıma geldi. Derin bir nefes aldıktan sonra “Sen!” diye bağırdı.

“Sen…”

_______________________________________________________

_______________________________________________________

20 Aralık 2012 Perşembe

[3. Bölüm] - 제시의 드림 - Jessy'nin Hayali


...Davulların aksak vuruşları bir yükselip bir alçalıyor… Kanakışım ritme uyum sağlar, nabzım yavaşlarken gözlerimi kapatıyorum usulca…Pembenin en pastel tonlarına ev sahipliği yapan aydınlık ve sinir bozucu odamgörüşümden siliniyor… Karanlığa gömülüyorum… Ta ki o rapine giriş yapana kadar…Sesi kulaklarımı doldururken görüntüsü göz kapaklarımın arkasında dans etmeyebaşlıyor… Neredeyse mikrofona dokunan dudakları bir büyü gibi mırıldanıyorşarkının sözlerini… Onun düzenlediği bir ayine iştirak edermişçesine benim dudaklarımın dakıpırdandığını hissediyorum… Kapüşonunun altına gizlenmiş gözlerindeki asi ışıkruhuma çarpıyor, kırılıp yedi farklı renge dönüşüyor, kalbimin derinlikleriniaydınlatmasını umarken ben… Yüzüne dokunmak için parmaklarımı uzatı…

“JAE SHİİ!! Ben geldiiiim!!” Arkadaşımın sesi kulaklıklarımın arkasına kadar ulaşıp beni gündüz düşümdenuyandırmıştı. Merdivenleri paldır küldür çıkışını duyarken müzik çalarımdakiparçayı değiştirdim, ayağa kalkıp şimdi çalan –ve aslında hiç de sevmediğim –şarkının koreografisini taklit etmeye başladım. Kapının ardına kadar açıldığınıfark ettiğimde yüzüme masum bir gülümseme yerleştirip başımı kaldırdım:

“Geldin mi? Duymamışım.”

Kısa dalgalı saçlarının omuzlarında zıplamasına neden olacakkadar şiddetle kafasını salladı bir yandan da sırıtırken:

“Neredeyse bütün İzmir’i ayağa kaldırdım ve sen duymadınöyle mi? Ah, tabi gene kpop... Ne dinliyordun?”

 Ben cevap veremedenhala çalışan müzik çalarımın kulaklıklarından birini aldı ve birkaçsaniyeliğine dinleyip yüzünü buruşturarak bana baktı:

“Gene mi şu 9 kız? Ne buluyorsun onlarda, anlamıyorum. Fazla… tizler. Ve bütün o şirin olma çabaları...”

 Bunu ben de biliyorum herhalde… Kulaklığımın tekini birazşiddetle kulağından çıkardım, dudaklarımı büzüp yanaklarımı şişirdikten sonraalınmış bir sesle karşılık verdim:

“SNSD benim idolüm ve ilham kaynağım! Onlar hakkında böylekonuşmamanı defalarca söylemiştim sana.”

“Ah… Peki, özür dilerim. SNSD mükemmel ve yakında sen deonlar kadar mükemmel olacaksın. Ama bunun için öncelikle seni hayallerine uçuracakbileti almalıyız değil mi?”

 Birbirimize baktık vekıkırdayarak küçük kavgamızı sona erdirdik. Arkadaşım yatağıma oturup çevresinebakınırken ben de dolabıma ilerledim üzerinde devasa bir SHINee-Romeo posteriolan kapağını açıp içinden Hello Kitty rozetleriyle süslenmiş çantamı çıkardım:

“Hadi çıkalım.”

 Başını sallarken önce Hello Kitty’li saç tokama sonra da çantama bir göz attı:

“Bunu defalarca sorduğumu biliyorum ama gerçekten…Neredençıktı bu Hello Kitty takıntısı? Bir seneden fazladır üzerinde daima HelloKittyli bir şeyler var. Nesini bu kadar seviyorsun ki?”

Ben nefret ediyorum… Ama o seviyor… “Çünkü şirin şeyleriseviyorum!” Cümleme arkadaşımın üzerine atlayıp yanaklarını sıkarak devamettim: “Neden seninle arkadaş oldum zannediyorsun?”
***

 Başımı yavaşça yukarı kaldırıp gökyüzüne baktım. Sonbahar bitmek üzere olmasına rağmen gayet sıcak bir gündü. Kıbrıs Şehitleri her zamanki hareketliliğiyle dolup taşarken ben de hep yaptığım gibi kulaklıklarım sayesinde başka diyarlarda dolanıyordum. Yakında ayaklarımı basacağım Kore topraklarında...

 Benimle gelmesi gereken arkadaşım annesinden aldığı acil bir telefonla evine geri dönmek zorunda kalmış, beni yalnız bıraktığı için de defalarca özür dilemişti. Sanki çok umurumdaymış gibi... Açıkçası yalnız kalmayı seviyordum. Çünkü ancak bir daha hiç görmeyeceğim yabancılar arasında kendim ve geleceğim için yarattığım maskeyi indirebilir; beni mutluluğa ulaştıracak, sonunda istediğim kişinin kollarında olmamı sağlayacak planımın keskin sınırlarının biraz dışına çıkabilirdim. Ve en önemlisi sadece böyle zamanlarda gerçekten sevdiğim müziği dinleyebilirdim: Hip hop.

 Gözlerimi denize dikip United Entertainment elemelerini öğrendikten sonra ailemi ikna etme çabalarımı düşündüm. Hiç de kolay olmamıştı. Babam derslerimde bu kadar başarılıyken, iyi bir üniversiteye gidip rahat bir hayat sürebilecekken müziğe yönelme isteğime hem de bunun başka bir ülkede geleceği belirsiz bir şekilde olmasına sonuna kadar karşı çıkmıştı. Annem biricik kızını o kadar uzaklara gönderemeyeceğini söyleyip gözyaşlarına boğulmuştu. Bu yüzden onlara mantıklı sebepler sundum: Dünya tarihine adını yazdırmış müzisyenlerden bahsettim, müzik uğruna mühendislik fakültelerini terk edip bir efsaneye dönüşen rock gruplarından.... Koreli bazı idollerin kazandığı ya da mezun olduğu okulları anlattım; seksenli yıllardan sonra hızla yükselen Kore ekonomisini ve Kore müzik şirketlerinin bu pastadaki payını. Hallyu dalgası ve etkileriyle ilgili günlerce kafalarını şişirdim. Hiçbiri işe yaramadı...

 Ben de ağladım... İstediği oyuncağı alamamış, şekerini oynadığı kum havuzuna düşürmüş küçük bir çocuk gibi ağladım... Ve bilimin çağı yirmi birinci yüzyılda yaşayan, daima mantığının önüne hiçbir şeyin geçemeyeceğiyle övünen, kimi zaman duyguların sadece aptallar için olduğunu söyleyen babam isteğimi kabul etti. İnsanoğlu tuhaf...

 Denize son bir bakış atıp giyim mağazalarından birinin yolunu tutmaya karar verdim. Kore'ye gitmeden önce yeni bir şeyler almak fena olmazdı. Askıların arasında dolanır ve Crucial Star'ın Forget Me, Forget You'sunu mırıldanırken bir çift dikkatimi çekti. Kıyafetlere bakarken bir yandan da bir yerlerden tanıdık gelen  ama bir türlü çıkaramadığım bir indie şarkısı söylüyorlardı hem de neredeyse bağıra çağıra. Evet, dedim kendi kendime, insanoğlu gerçekten tuhaf...
***
 "Biletini aldın mı?"

 Sinir içinde ayakkabılarımı çıkarıp bir tekmeyle kenara savurduktan sonra aldığım bir kaç derin nefesle kendimi sakinleştirmeye çalıştım, her zamanki şirin tonuma bürünüp tatlı bir evetle annemin sorusunu yanıtladım. Ve daha fazla soruya cevap vermem gerekirse kendimi kontrol edememekten korkarak odamın yolunu tuttum.

 Lanet olası acente memuru! Tek istediğim biletimin üzerinde küçücük, minicik bir Hello Kitty çıkartmasının olmasıydı halbuki! Başına pembe kurdele takmaktan hoşlanan küçük bir kediciğin nesi yanlış da bana delirmişim gibi bir bakış attın orada?! Oysa ona doğru attığım ilk adımda onu simgeleyen birşey olmasını istemiştim ben sadece...

Sinirimi çıkaracak birşeyler arayarak odada dolanmaya başladım. Ama yatağımın hemen ayakucunda duran şişme dinozorum Jjong'a vurmak için kolumu kaldırdığımda hissettiğim ani acı bütün kızgınlığımı unutturdu bana. Beyaz merserize kazağımın yakasını hafifçe aralayıp omzuma baktım ve yavaş yavaş morluğa dönüşmeye başlamış bir kızarıklık gözüme çarptı. Ne ara olmuştu ki bu?
***

 "Teşekkürler!"

 Pembe bavulumu bagajdan çıkarıp önüme bırakan taksiciye şirin bir gülümseme gönderdikten sonra havaalanının girişine doğru ilerledim. Aileme beni geçirmelerine gerek olmadığını söylemiş ve buna güç bela ikna etmiştim. Bu benim yolculuğum, benim maceramdı; bu yüzden her adımı tek başıma atmalıydım. 

 Dış Hatlara doğru ilerleyip bekleme bölümündeki sıralardan birine bıraktım kendimi. Daha uçağın kalkmasına vardı, ama hiçbir şeyi şansa bırakmak istemediğimden erkenden yola çıkmıştım. Cebimden müzik çalarımı çıkarıp kulaklıklarımı kulağıma yerleştirirken başka birisi gelip yanıma oturuverdi.

 Başımı çevirip hayretle yanıma daha doğrusu neredeyse üstüme oturmuş kıza baktım. Siyah ışıl ışıl saçları beline iniyordu, uzun bacaklarını sanki gelip geçen insanların takılıp düşmesini istiyormuş gibi öne doğru uzatıvermişti. Güneş gözlüklerinin sakladığı gözlerinde hangi duyguların gezindiğini bilemesem de hızlı hızlı nefes alıp veren aralık dudakları ile bankın üzerine öylece atıverdiği vücudu bir şeylerden kaçtığı ya da bir şeylere yetişmeye çalıştığının sinyallerini veriyordu. 

 Biraz kendini toparladıktan sonra ona dik dik baktığımı fark etmiş olmalı ki, geri çekildi ve yavaşça mırıldandı:

"Özür dilerim."

 Sesi... Gerçekten çok hoştu. Berrak, temiz bir sesi vardı; sadece bir mırıltısını duymuş olmama rağmen aynı zamanda güçlü olduğunu da hissedebiliyordum. Bir dakika... Birazdan Seul uçağının kalkacağı terminalde oldukça hoş sesli, güzel bir kız... Acaba bu küçük kaçak elemeler için rakibim olabilir miydi? İçimde bu ihtimale karşı burnunu kırıştıran bir yanım sinsice fısıldadı: Öğren...

İnsanların hoşuna gitmek istediğim zamanlarda kullandığım ve beni şimdiye kadar hiç hayal kırıklığına uğratmamış sevimli bir gülümsememi takınıp kıza döndüm:

"Sorun değil. Eee... Burada olduğuna göre Seul uçağına mı bineceksin?" Başımı biraz öne eğip utanmışım gibi yaptım: "Ben... Aslında uçağa binmekten biraz korkarım da... En azından tanıdık bir yüzün benimle aynı uçakta olması daha iyi hissetmeme yardım eder diye düşünmüştüm." 

 Cümlemi tamamlarken sesimi gittikçe düşürüp beklenti dolu gözlerle kıza baktım. Lütfen hayır de, lütfen hayır de, lütfen hayır de, lütfen hayır...

"Hayır." Kız bana bakıp kibarca gülümsedi: "Buraya sadece birini yolcu etmek için geldim."

 Hissettiğim rahatlama duygusunu kendime saklayarak biraz üzülmüş gibi davrandım:

"Ah, bu kötü oldu. Herneyse, yetişkin bir kız olarak bununla başa çıkabilmem gerekir değil mi?" Yerimden kalktım, bavulumu kavradım ve yumruğumu havaya kaldırıp biraz daha yüksek sesle söyledim: "Bunu yapabilirim!"

 Tavrım onu güldürdü. Ah, gerçekten hoş bir sesi vardı.... Ben de onunla beraber güldüm ve check-in bölümüne doğru yürümeye başladım. Kızın benim için tehlike yarattığını düşünerek yaptığım paronayaklığa başımı sallayıp son bir kez arkama döndüm. Hala aynı yerde oturuyor, check-in bölümünde birikmiş kalabalıktaki birini seyrediyordu. Derdi neydi bu kızın? Merakıma yenik düşünce tekrar yanına gittim, gözlerini kalabalıktan ayırıp bana bakmasını bekledim.

"Bu arada söylemeyi unuttum, ben Jae Shi. Peki ya senin ismin ne?"

 Kız önce soruyu anlamamış gibi bana baktı sonra tıpkı ilk seferki gibi kibarca gülümseyerek cevap verdi:

"Eun Ji."
***
 "Lütfen kemerlerinizi bağlayınız..."

 Uyarılar uyarılar... Yarattığımız bu modern dünya bir kurallar ve onlarla beraber gelen uyarılar silsilesinden başka bir şey değil. Biz insanlar kendimizi korumaya çalışırken aslında küçük kafeslere kapatıyor ve bir de üstüne ruhlarımızdan bu sınırlı alanda mutlu olmalarını bekliyoruz. Herkesin aynı anda kazanabileceği bir oyun oynuyor ama kuralları fazla ciddiye aldığımızdan hep bir şekilde kaybediyoruz. Pekala... Madem öyle, bu seferlik ben de sizin kurallarınıza göre oynayacağım. Benden olmamı beklediğiniz insan, benim bedenimde görmeyi hayal ettiğiniz kişi olacak; amacıma ulaşmaya çalışır ve adım adım yaklaşırken hala cici kurallarınıza uyuyormuş gibi davranacağım.

 Zamanında şairin biri "Dünya bir sahnedir," demiş... Öyleyse izin verin de sizin için güzel bir oyun sergileyeyim...


_______________________________________________________



19 Aralık 2012 Çarşamba

[2. Bölüm] - 신디의 드림 - Shindae'nin Hayali


Seul Olympic Stadium'un merdivenlerini emin adımlarla tırmanmaya başlarken az önce yürüdüğüm koridoru çınlatan gürültü şimdi daha da yakından geliyordu. Ellerimi iyice sıktım. O kadar ki, bana özenle takılan tırnaklar avcumu kanatacak derecede canımı yakmaya başladılar. Merdivenlerin sonuna geldiğimde daha net duyabiliyordum artık: "Sa-rang-hae-yo Moon-Shin-Dae!! Bunları duyunca az önceki heyecanımdan eser bile kalmadı. Sahneye çıktım ve herkesin bir ağızdan eşlik ettiği hit şarkımı söylemeye başladım. Derken...


- AYY!!!

- Bu da nesi?! Off, bir sincap mı!


Olamaz, yine o rüyaymış. Kurs çıkışı geldiğim ağacın gövdesine yaslanıp uyuyakalmış olmalıyım.  Aslında bu rüyayı görmeye alışkındım. Hatta arkasından toparlanmam bile oldukça zor oluyordu. Ama aynı rüya ilk defa bu denli kötü hissettiriyordu. Derhal kendime gelmeliyim düşüncesiyle gitarımı kutusundan çıkardım. Bestelediğim şarkıları söylemek bana her zaman kendimi düzeltme imkanı verir. Usul usul mırıldanmaktan zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım. Çalan telefonum sayesinde fark ettim, hava oldukça kararmıştı. Eve dönmek için ayaklandım.


Moon Shin Dae. İnsanların ağzından kendi ismimi duyacağım o gün. Acaba öyle bir gün olacak mıydı? Ne bana bahşedilen bu eşsiz güzellik, ne de bu yetenek asla yüzümü güldürmemişti. Hatta lise hayatım boyunca katlanmak zorunda olduğum bir kabusa dönüşmeye başlamıştı: "Yeni bir oyun çıkartıyoruz müziklerini sen yapsana Shindae" "Törende ulusal marşı söyleme görevi sana verildi Shindae" "Hadi yine iyisin! Müzikaldeki başrolü sen kaptın Shindae""Koro çalışmalarını unutma Shindae" Bla bla bla! Mezun olalı 1-2 ay oldu. Sonunda bu gibi taleplerden kurtulduğuma seviniyorum.


Düşünceli bir şekilde eve doğru yürürken karşıdan birisinin bağırarak bana koştuğunu gördüm. Bu benim Koreli dostum Yongmin'den başkası değildi. Nefes almadan bir şeyler haykırmaya çalışıyordu. Az kalsın boğulacaktı. Yaklaştıkça sesi netleşti:


- Shi-shindae! Duydun mu duddu... duydun muuu!
- Neyi duydum mu şaşkın? Yavaş, dur!
- Bunu duyunca çok sevineceksin, biliyorum hem de çok!
- Dur, sakin ol! Anlat şimdi ne oldu?
- United Entertainment... Hani şu sürekli bahsettiğimiz, hayranı olduğumuz grupları bize kazandırıyor dediğimiz! Şimdi çok uluslu bir grup yaratmak için kolları sıvamış. Uluslararası elemeler de yapılacakmış. Herkes bu elemeye katılmak için Kore'ye gitmenin yollarını aramaya başladı!!! Biz de gideceğiz! Zaten Chuseok için benimle gelmek istiyordun? Bundan daha iyi bir fırsat olamaz! Gideceğiz, değil mi?





Yongmin ile değişim öğrencisi olarak geldiği İzmir'de tanışmıştık. Ben Kore'yle ilgili kültürel bir etkinlikte sahne almış ve K-indie gruplarından parçalar seslendirmiştim. O da programın sonunda yanıma gelip bana telaffuz konusundaki eksikliklerimden bahsetmişti. Başlarda onu çok ukala bulsam da; İzmir'e temelli yerleşmesi hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. Aynı dili konuştuğumuz birçok insandan daha yakın olduk birbirimize. Kore ile ilgilenen başka kimseyle vakit geçiremezdik. Çünkü herkesin aksine biz K-pop değil, K-indie dinliyorduk. Kordon boyunca uzanıp şarkılar bestelerdik. Beni benden daha iyi tanıdığını söylesem abartmış olmam. Ne de olsa yalnızca onu duyuyor, ona konuşuyordum. Birbirimizden ayrı geçirdiğimiz tek bir gün yoktu.
 

Tanıdığım süre boyunca ondan birçok kez güzel haberler almıştım. Ama bu defa verdiği haber ile tarif edilemez bir ruh haline büründüm. Haha! Elemeler? Hem de uluslararası! Bir yanda lise hayatı boyunca "stüdyo" yakıştırmasının bile cömert kalacağı o kırık dökük kayıt mekanlarında sürünerek hayallerine tutunmaya çalışan ben, diğer yanda şu an sahip olduğum tüm ilhamın kaynağı United Entertainment... Elbette gidecektim! Zamanlama da harikaydı. Her şeyden önemlisi böyle bir deneyimi Yongmin ile yaşamak süper olacaktı! Hemen ona sarıldım. O anda tüm vücudumu feci bir güven duygusu kapladı. İyi ki var, hem ben onsuz ne yaparım?


Zaman su gibi akıp geçti. Bahsedilen elemeler yaklaşıyordu. Planlanan yolculuk içinse birkaç günden daha az bir süre kalmıştı. Her şey yolunda gidiyordu. Sadece halletmemiz gereken birkaç iş vardı. O gün Yongmin ile kıyafet alışverişine çıktık. Kıbrıs Şehitleri'nde aylak aylak gezinmeye başladık. Gördüğümüz her dükkana giriyorduk. Ben elemelerde giyeceğim kıyafetleri deniyordum, Yongmin ise aralarından bana yakışacak en güzel kıyafeti seçmeye çalışıyordu. Bir yandan da deliler gibi şarkı söylüyorduk. Bu oldukça dikkat çekmiş olmalı ki üzerinde sayısız Hello Kitty eşyası bulunan tanımadığım bir kız, sürekli bize bakıp bir şeyler mırıldanıyordu. Bir ara ben kabindeyken Yongmin'in telefonu çaldı. Korece yaptığı görüşmeden tatsız bir durum varmış gibi hissettim. Çünkü mağazadan ayrılırken de ağzını bıçak açmamıştı. Ben de "ailevi bir problem vardır" diye üstelemedim. Alışverişten sonraki durağımız seyahat acentesiydi. Günler öncesinden ayırttığım biletimi sonunda alabilecektim. İçeri girdiğimizde acente sahibinin bir kızla tartıştığını gördüm. Kız sinirle dışarı çıktı. Çıkarken omzuma sert bir şekilde çarptığını bile fark edemedi! Sorun neydi gerçekten çok merak ettim. Adama göre ciddi bir durum değil; "Israrla biletinde Hello Kitty resmi olsun istedi. Deli midir nedir!" Haha sahiden bu o kız dedim kendi kendime. Her yerde karşımıza çıkan Hello Kitty fetişisti!  Nihayet günün sonuna geldiğimizde geriye kalanlar; eğlenceli şarkılarımız, tatsız bir telefon görüşmesi, satın alınan muhteşem kıyafetler ve neredeyse her dükkanda rast geldiğimiz o esrarengiz kız.


Yolculuk günü gelip çatmıştı. Yaptığım son kontrollerin ardından aceleyle evden çıktım. Yongmin beni sokak lambasının altında bekliyordu. Eşyalarımın bir kısmını kucakladı ve yürümeye başladık. Ailem kapının önünde beni uğurlarken arkama bakmak istemiyordum. Sadece Yongmin'in yüzüne bakabiliyordum. Garip gelebilir ama bu bana her zaman büyük bir güç verir. Fakat bu sefer o da bana bunun basit bir Chuseok tatili olmadığını hisseder gibi bakıyordu.
Havaalanına vardığımızda deli gibi check-in yapacağımız yeri arıyorduk. Valizlerim o kadar ağırdı ki zorlukla hareket ediyorduk. Ama bir dakika... Yongmin'in valizi nerede? Telaş içinde dolanırken Yongmin'in hiç eşyası olmadığını fark edememişim.


- Yongmin eşyaların nerede? Hiç eşya götürmeyecek misin? Yoksa unuttun mu! Neyse bu senin için sorun olmaz. Ne de olsa ailen şu an orada ve elbette evinizde hala eşyaların vardır. Haha! Heyecandan neler diyorum kusuruma bakma sen benim! Ama yine de bir şeyler alm...
- Ben gelemiyorum Shin...
- Efendim?
- Ben gelemiyorum, çok üzgünüm. Ama tamamen farklı bir durum var. Ailem yarın Türkiye'ye geliyor. Artık İzmir'de yaşayacağız. Buna sevinmeli miyim, bilmiyorum. Seni yalnız bıraktığım için gerçekten çok üzgünüm. Ama sen tek başına bunl..
- Şaka mı yapıyorsun! Yongmin! Beni şu an nasıl bir halde bıraktığını bilmiyorsun! Asla bilemeyeceksin! Sensiz tek bir şey yapamıyorum. Kahretsin bu çok berbat bir durum. Birbirimizi bir daha görebilecek miyiz onu bile bilmiyoruz!! Bundan emin olmadığın halde benimle gelmeyi düşünmemişsin bile!! Nefret ediyorum senden!!!! Git buradan! Hemen, git!


Ben bağırdıkça sesim onu benden uzaklaştırdı. Aceleyle yürümeye başladım. Artık asla arkama bakmamam gerekiyordu. Hayatım boyunca yaptığım en zor vedalardan birini gerçekleştirmek üzereydim. Çantamı sıkarak güç alıyordum. Sanki çantanın sapı bırakmamam gereken bir ip gibiydi. Onu elimden alsalar yere yığılacakmışım gibi hissettim. Uçağa giden son çıkış kapısına geldiğimde durakladım. Bir anda gözlerimden süzülen yaşlara engel olamadım. Koltuğumu bulup oturduğumda hala ağlıyordum. Kulaklığımı takarsam belki ağlamayı keserim diye düşündüm. Bu düşüncelerle uyuyakalmışım.

Neden sonra bir anda irkildim. Omzumda bir ağırlık vardı sanki. Üstelik tişörtüm de sırılsıklam olmuştu. Kafamı çevirdiğimde yanımdaki yolcunun su gibi terlemiş bir şekilde sayıkladığını gördüm. Bu nereden çıktı şimdi!


- Şey, bakar mısınız?
- Eunji... Eunji seni çok seviyorum.
- Beni duymuyor musunuz, kendinize gelin!
- Eunji sevgilim... Gel buraya!


Tanımadığım bu garip yolcunun buz kesmiş elleri şimdi yanaklarımdaydı. Beni kafamdan sıkıca yakalamış, ıslak ve yarı açık gözlerle yüzüme bakıyordu.


- EUNJİ! Seni çok özlemişim!
- HEY! Lütfen bırakır mısın beni! Bir dakika... NE YAPIYORSUN?!






















18 Aralık 2012 Salı

[1. Bölüm] - 규진의 드림 - Gyujin'in Hayali


O uyuzun iyi olduğu her şeyde daha iyi olmam gerektiğini biliyordum. Daha çok takdir edilmeyi ben hak ediyordum çünkü. Niye mi? Ben her zaman en iyisiyim de ondan!

Daha yakışıklı olan bendim bir kere. Hem de doğduğum andan beri. Benden 3 gün önce doğmuştu, üç gün krallığını yaşamıştı ve tarafımdan tahtından indirilmişti. Evet... O bir devrik kraldı. Aslında kral kelimesi ile aynı cümlenin içinde kullanmazdım onun ismini. Sadece durumun ciddiyetini biraz daha anlayabilin diye söyledim. Lafın gelişi... Evet, o kadar nefret ediyorum senden Lee!

Hayatımın en önemli amacı gezegenin başka bir köşesinde doğmuş olmasını çılgınca dilediğim Lee'yi her konuda geçmek. O yürümeye başlamadan yürümek, o ilk kelimesini söylememişken yarım yamalak da olsa bir şeyler gevelemek, ilk önce okumayı öğrenmek, ikimizin de oyuncusu olduğu basketbol takımının kaptanı olmak, liselerarası şarkı yarışmasında okulu temsil edip birincilik almak... Bunların hepsi, evet tamamını ben başardım. Her seferinde onu geçtim. Geçmeliydim... Çünkü ben en iyisiydim.

Bugüne kadar tek bir konuda alt etti beni... Tek bir sefer.

Eun Ji...

Onu tercih etti... Beni değil... Onu istedi.

Ve ilk öpücüğünü ona verdi... Bir daha ilk öpücüğü olmayacak...

Ben...

En kıymetli öpücüğünü armağan ettiği  erkek olma şansını sonsuza kadar yitirdim...

Okula lise son sınıfın başında İzmir'deki bir okuldan transfer olmuştu Eun Ji. Kıyı şehirlerde yaşayan kızlara özgü güzel, bronz teninin ışıltısı, rüzgar estikçe sınıfın her köşesine deniz kokusu yayan siyah uzun saçları ve bacakları... İlk gördüğümde aşık olmuştum ona.

O güne kadar kızların ilgisine benim için yeterince iyi olmadıklarını düşündüğüm için ilgisizlikle karşılık vermiştim. Hatta çoğuna karşılık dahi vermeye tenezzül etmediğim için okuldaki lakabım Gu Jun Pyo'ydu. Oysa ben Lee Minho'dan daha yakışıklıydım. Hala da öyleyim!

Benim Eun Ji'm; White Day'de kilo almamak için bir tanesini bile yemeyip, hiçbir kızın hayallerini süsleyen erkek olmayı becerememiş sivilceli sınıf arkadaşlarıma verdiğim çikolataları kucağıma atıp kulaklarına kadar kızarmış kaçan kızlarla karşılaştırıldığında ergen erkeklerin hayallerini süsleyen Tanrıça Lee Hyori gibi görünüyordu.

Her ne kadar kendime yakıştıramasam da evet ben de bir zamanlar ergendim. Ama o günler geride kaldı. Artık 21 yaşında* yetişkin bir erkeğim.

*Kore yaşıyla 21, dünyanın geri kalanına göre 19

Cesaretimi toplayıp onunla konuşmaya İngilizce kursunun önüne gittiğim gün saçlarımın yataktan kalkmışım da hiç taramadan sokağa çıkmışım gibi görünmesi için tam bir saat jölelemiştim. Dağınık saçlarımla desteklediğim dünya yıkılsa umursamayacak, yaramaz çocuk imajım bu zamana kadar kızların kalbini çalmamda bana çok yardımcı olmuştu. Eun Ji'de de işe yarayacağını umuyordum.

Mağazaların vitrinlerinden kendimi kontrol ede ede yürüdüm. Kursun verildiği binanın önüne gelince belediyenin koyduğu banka oturup beklemeye başladım. Sonra Beşiktaş Belediyesi yazan bir bankta otururken pek de cool görünmediğimi fark ettim ve kurs binasına sırtımı dönüp bankın arka kısmına dayandım. Ayağımın birini de hafifçe kaldırıp bankın oturulacak yerine koydum. Sol elim cebimde gayet etkileyici görünüyor olmalıydım.

Eun Ji'nin çıkış saati geldiğinde akıllı telefonumun devasa ekranını yansıtıcı yüzey olarak kullanıp arkamda kalan binanın kapısını kontrol etmeye başladım. O, siyah saçlarını savurarak dışarı çıktığı anda beni görecek ve ben de havalı bir şekilde arkamı dönecektim. İşte tam o anda Eun Ji'nin içinde beni reddetmek isteyecek küçük bir kırıntı varsa eğer onu da öldürmüş olacaktım.

Ama... Gözlerim miydi beni yanıltan yoksa telefonun ekranı mı?

Eun Ji kapıdan çıktı. Bir erkeğin kolunda!

Arkamı döndüm... O erkek cehennemin dibine giresi Lee'ydi!

Bankın arkasına saklanışım ve o ikisinin arkasından hayal kırıklığı ve hüzüne boğulmuş halde ezik ezik bakışımdan bahsetmeyeceğim. Hele öfke yüzünden mi, yoksa üzüntüden mi hala çözemediğim gözyaşlarımdan asla...

Zaaflarımı tek başımayken bile yüksek sesle söylemem çünkü.

Lee... Her şeyde ezip geçtiğim Lee, sırf benden daha önce davrandı diye ilk aşkımı benden çalmıştı! Önce ben söyleseydim her şey farklı olurdu, eminim...


Eun Ji... Güzel tenli, ipek saçlı, uzun bacaklı sevgilim... Sevgilim?.. O pislikle kol kola yürürken arkandan baktım ve yemin ettim. Seni alacağım! Günü gelecek elbet. Şimdi değil... Henüz erken... O aşağılığı en çok acıtacak zamanda alacağım seni! Benim hissettiklerimin çok daha kötüsünü hissettireceğim ona!

Yemin ettim! Hayatımda en çok istediğim şeyi benden çalan o herifin istediği her şeyi çalacağım! Eskiden olduğu gibi hep ondan daha yukarıda olacağım! Bunun için ödemek zorunda olduğum bedelin büyüklüğü umurumda değil.
***
United Entertainment'ın elemesine katılmaya ettiğim yemin yüzünden karar verdim. Lee'nin Kore'ye gidip şarkıcı olmak hayaliyle yanıp tutuştuğunu uzun zamandır biliyorum. Büyük bir şirketin çok-uluslu bir kpop grubu kuracağını duyunca tepkisiz kalamayacağından adım gibi emindim. Nitekim ufak bir araştırma sonucunda yanılmadığımı, o sümsüğün yıldız olma hayaliyle dünyanın öbür ucundaki minik ülkenin başkentine; Seul'e gideceğini, hangi gün hangi havayoluyla yolculuk edeceğini bile öğrendim.

Mahallemiz küçük. Haberler çabuk yayılıyor Lee...

Aklındakilerden kimseye bahsetmemen gerektiğini hiçbir zaman öğrenemeyeceksin, biliyorum. 
Her seferinde en gizlide kalmış hayallerini duyacağımdan ve seni gölgede bırakmak için bir adım önde olacağımdan emin olabilirsin.

***

Mahallecek Lee'yi havaalanına iyi dileklerimiz ve dualarımız eşliğinde yolladıktan sonra aceleyle evden çıktım. Aptal herif! Bir türlü annesinden ayrılamadığından planladığım saatten 30 dakika daha geç yola çıktı.

Uzun vadeli intikam planımda her bir dakika önemli, her adım hesaplıca atılmalı...

Annemle babamı yarım yamalak kucaklayarak son bir defa tembihledim:
-Sakın! Kimseye bahsetmeyin! 
-Ama oğlu--
-Ve itiraz istemiyorum! Sizin oğlunuz benim! O sümsük değil!
-...
-Kendine iyi bak evlat... Umarım ne yaptığını ve nelere mal olacağını biliyorsundur...

Taksiye binerken canım fena halde sıkkındı. Hayır, hayır... Sebebi ailemin son üç haftadır beni vazgeçirmeye çalışması değil, dün geceki tartışmamız da değil... Bunlar umurumda olmaması gereken şeyler.

30 dakikalık gecikme yüzünden Lee'nin İstanbul'a vedasını zehir etme hevesim gerçekleşemeyecek diye endişeliydim. Şoföre biraz daha hızlı sürmesini söyleyip, karşılığında ters bir bakış aldıktan sonra elimde sıkı sıkı tuttuğum, bana bütün lise hayatım boyunca -İngiltere'ye dil okuluna gitmek için- biriktirdiğim servetime mal olan Kore biletime baktım;

-Sakin ol Gyujin. Her şey senaryoya uygun ilerleyecek.

Atatürk Havalimanı dış hatlar girişine geldiğimde elimde koca bavulum ve yerinden çıkacak gibi çarpan kalbimle öylece durdum.

Ne yapıyorum ben?

Kalbimin böylesine hızlı atmasının sebebi planımın başarısız olması ihtimali mi, yoksa... İçten içe o pırıl pırıl kıyafetler içinde garip şarkılarla dans edip duran kpop starlarından biri mi olmak istiyorum?

Hayır, hayır... Saçmalık bu. Kpop benim için sesi kıstıktan sonra izlenecek çıtır Asyalı hatun videolarından ibaret. Hyori, Hyuna... Ergenliğimin yegane sırdaşları... Onların arasına karışmak istiyor olamam. Cidden...

Bu saçma düşünceleri kafamdan savuşturmak istercesine elimle görünmez bir sineği kovalar gibi yapıp, bavulumu arkamda sürükleyerek Türk Hava Yolları İstanbul-Seul seferini yapacak uçağın check-in'inin yapıldığı yere doğru ilerledim. İşte Lee, check-in yaptırmış, yüzünde sanki yılbaşı büyük ikramiyesi ona çıkmış gibi bir ifade ile pasaport kontrole doğru yürüyordu. Kontrolden geçip polise gereksiz bir samimiyetle veda etti ve bayıldığını bildiğim ithal çikolatalardan almak için Free Shop'a doğru yöneldi.

Lee rafların arasında kaybolunca beni saklayan kantarın arkasından çıkıp check-in yaptırmaya yöneldim.
Pasaport kontrolünden geçip, temkinlice Lee'yi aramaya başladım.

Şanslıydım, bizimki hala ayakları yere basmaz halde gözlerinde hülyalı bakışlarla başka diyarlara -muhtemelen  Kore'ye- gidip gelmekle meşguldü. Henüz kapı açılmamış olmasına rağmen tek başına sıra olmuş dikiliyordu. Sanki uçağa en önden binmese gidemeyecek Seul'e...

Uçuş saati yaklaştıkça insanlar Lee'nin arkasında sıraya girmeye başladılar. Ben de oluşan kalabalığı fırsat bilip kapıya biraz yanaştım. Sıra olmuş insanların arkasında gizleniyordum. Hoş, şu anki ruh haliyle gidip Lee'nin gözünün önünde elimi sallasam bile fark edileceğim yoktu ya! Yine de işimi sağlama almam gerekti.

Hostesler gelip de kapıları açtığında Lee biletini ve pasaportunu uzatmak üzere hazır bekliyordu. Ancak adet olduğu üzere, saçlarını arkadan sıkı bir topuz yapmış, bacaklarını daha da güzel gösteren yırtmaçlı eteğiyle mavi gözlü hostes Lee'nin pasaportunu uzatmasına aldırış etmeden yüksek perdeden bir duyuru yaptı.

-Business Class yolcumuz var mı?

İngilizce duyurunun ardından yine kimse çıkmayınca bir defa daha Türkçe seslendi:
-Business Class yolcumuz var mı?
-Ben varım!

Güzel bacaklı hostesin mavi gözlerinin içine bakarak emin adımlarla yürüdüm. İnsanlar business uçmayı neden bu kadar dramatize ettiğimi anlamak istercesine beni süzerken kapıya vardım ve pasaportum ile -tüm servetime mal olan- biletimi uzattım.
Bir an sonra sağımda birisinin nefesini tuttuğunu hissettim ve o yana döndüm.

-Lee? Bu ne hoş tesadüf...

________________________