Pages

12 Mart 2013 Salı

[7. Bölüm] - Üç Felaket Bir Arada: Yahni Suyu, Gangnam Style ve OdaArkadaşı


-Ayyyyy!!!

 Tam bir saniye önce gözlerini kapatıp Simon D'nin rapinin içinde kaybolmuş olan ben şu anda şaşı bir şekilde burnumun ucundaki maydanoz parçasına bakıyor, saçlarımdan süzülüp pembe pançoma damlayan yoğun sıvının ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. Hala tepki vermeyi beceremezken ellerimden birini burnuma götürüp kokladım. Yahni suyu mu?!

 Başımı yavaşça kaldırıp önce hayret içinde bana bakan hostese ardından arkasına saklanmış gerçek suçluya odaklandım. İkisi de karşıdan karşıya geçerken araba farı görmüş tavşan yavruları gibi bana bakarken korku filmlerinde haybeye ölen o hoş ama boş kızların ilham alması gereken bir çığlık daha kopardım. Ve yerimden kalktığım gibi beni bu hale sokan sonradan görmeye doğru bir hamle yaptım.

 Ama kemiklerini demir bir sopayla tek tek kırıp acı içinde kıvranmasını izlemekten büyük zevk duyacağım hain o kadar hızlıydı ki ben daha  ilk adımımı atamadan tabanları yağlamıştı bile! Bu kadar kolay kurtulabileceğini sanıyorsan... Hala aval aval çevresine bakınmakta olan  sarışın hostesi atlatmayı başarıp ben de arkasından bir koşu tutturdum. Ta ki...

"Bırak beni!"

 Üzerimdeki kirli pançoya dokunup kendi tiril tiril üniformasını rezil etmekle, görevli olduğu uçakta rezalet çıkmasını engellemek arasında birkaç saniye bocalamış gibi görünen hostes sonradan maaş çekinin kuru temizleme masraflarından birazcık daha fazla olduğunu idrak etmiş olacak ki beni yakalamıştı.

"Sakin olun hanımfendi!"

"Bırak beni! Merak etme, sadece birazcık pataklayacağım o lanet olasıyı! Uçağınızın nadide koltuklarına kan sıçramamasına dikkat ederim!"

"Hanımefendi lütfen!"

 Hostesin gittikçe tizleşen sesi bir anda beni gerçek dünyaya döndürdü. Şu anda bir uçağın koridorunda üstüm başım yemekle kaplanmış halde dikiliyordum ve... İçerideki bütün gözler hayretler içinde bana odaklanmıştı! Kendimi yılan saçlarını salmasıyla yüzünün bütün çekiciliğini kaybeden Medusa gibi hissediyordum. Tek fark o insanları taşa çevirmek için gözlerini kullanırken benim bu işi başaran parçam çığlıklarım olmuştu.

 Utanç duygusu içinde yükselirken yanaklarımın kıpkırmızı kesildiğinden emindim. Acaba hala saçlarımdan damlamaya devam eden yemek suyuna yüzümü kaplayacak yoğunlukta olduğu için minnet duymalı mıydım? Yoksa o sakar Şakir bana bir iyilik mi yapmıştı? Üzerime dökülen şeyin sıcaklığı yüzünden beynimin haşlanma ihtimalini sorgulayarak tetikte bir sonraki hamlemi bekleyen hostese bir özür savurdum ve koşar adım lavobaya yöneldim.

 Arkamdan kapıyı kapattığımda beni koridor boyunca takip eden bakışlardan kurtulmanın yarattığı sevinç aynada kendimi görmemle yerini yeniden çığlık atma dürtüsüne bıraktı. Sınırlı üretim Hello Kitty pançom rezil olmuştu! Önceden şeker pembesi olan şey şu anda kahverengi lekelerle doluydu ve polar tarzı olan kumaşı da yeni yıkanmış bir köpek yavrusunun kürkü kadar tuhaf görünüyordu. Seni bir elime geçirirsem var ya... Bana bunun aynısını yapman için kargalarla dolu bir kuleye kapatıp günde sadece bir öğün solucan çeşnili yulaf lapasıyla besleyeceğim!!

****

 Incheon Havaalanı'nın hengamesine adım attığımda elimde olmadan rahatladım. Pançomla vedalaşmak zorunda kalıp (zavallıcığın kaderi siyah bir çöp poşetinin karanlığına hapsolmak olmuştu) o şarışın hostesin de yardımıyla küçücük lavaboda saçlarımı yıkadıktan sonra koltuğuma geri dönmüş ve her anımı yolculuğun hemen son bulması için dua ederek geçirmiştim. Yanımdaki yaşlı kadın iki saniyede bir bakışlarıyla beni ezerken uçağın düşmesi bile umrumda olmazdı. Hem aramızdaki perde ve birkaç kuruşluk fark sayesinde korunmayı başarmış o mide bulandırıcı varlık da çarpmanın etkisiyle ani bir beyin sarsıntısı veya kalp krizi  daha da iyisi ikisini birden geçirip hak ettiği yeri boylardı belki. Yani cehennemi...

 Başımı daha fazla öne eğip saçlarımın yüzümü saklamasını sağlayarak hızlı adımlarla metro girişine doğru ilerlemeye başladım. Uçakta olan kimseyle karşılaşmak istemiyordum açıkçası. Büyük ihtimalle olaya tanık olmuş herkesin istedikleri yere varınca gözlerini kocaman aça aça anlatacakları enteresan bir hikaye olacaktı bu, ama gene de beni o kadar iyi tarif edemezlerdi değil mi? Belki de yeni bir saç modeli denemeli, olmadı Apgujong'a uğrayıp estetik ameliyat fiyatlarını öğrenmeliydim. Ahh, utancımdan öleceğim!

 Bir süre sonra insanları bavulumdan korumak, bir türlü peşimi bırakmayan rezil olmuşluk duygusundan daha önemli hale geldi, çünkü metro alanı gerçekten çok kalabalıktı. Pek de küçük sayılmayacak -tamam, tamam oldukça büyüktü- bavulumun birilerine çarpmasını engellemeye çalışırken, artistik patinajcı gibi zarif görünmeyi isteyip bir sumo güreşçisi kıvamında hareket ettiğimi bilmenin de moralime pek katkısı olmuyordu tabi. Yani, o koca şeyi sürüklerken nasıl zarif olabilirdim ki?! Gene de devasalığı sayesinde insanların bana yol açmasını sağlıyordu, bu yüzden kalabalığa rağmen metroya kolayca binebildim ve daha sakin bir yere varınca bavuluma sarılıp "Sen benim tek dostumsun..." diye ağlama isteğimi derinlerime itmek zorunda kaldım.

 Kendime görece daha sakin bir köşe bulup bavuluma yaslandım ve çantamdan pet şişemi çıkardım. Bunca koşturma susamama neden olmuştu. Şişeyi kafama dikerken, bu tamamen yabancı -ama yakında benim de parçası olmayı umduğum- habitata göz gezdirmeye başladım. Ve gözlerim hiç beklemediğim kadar tanıdık bir şeye takıldığında yavaş yavaş kazanmaya başladığım sakinlik Alaska'ya doğru kargolanmıştı bile. Seni sonradan görme sakar züppe!

 Sonunda vücudumdan yükselen öfkeyi hissetmiş olacak ki gözlerini Hyorin'in hiç de fena olmayan bacaklarından ayırdı ve kocaman kocaman açarak bana döndü: 

 -He... He... Hello Kitty?

 "Son cümlen bu mu olacak yani?" dememek için kendimi zor tuttum. Geceyarılarını o vestern filmlerini izleyerek geçirmem beynimde kalıcı hasar yaratmıştı sanırım. Gene de polisiye gerilim romanlarını okumaya harcadığım zaman için hiç pişman değildim çünkü onların sayesinde karşımdaki gereksizi acılar içinde öldürmek için aynı anda bin altı yüz elli yedi yol kafama doluşmuştu bile. Bavulumun sapından tutup ona doğru yürümeye başladım.

-Be...ben...

 Acaba hayvan pisliği içinde boğulmaya mı bıraksam?

- Bak... Bak şimdi...

 Ya da tırnaklarını ince bambu çubuklar yardımıyla yerinden sökebilirim... Yani, düşünmesi bile acı verici...

-Bi...bir dinle... Bir dinle ama...

 En iyisi geleneksel çalışmak... Bütün saçlarını traş edeyim ve kafasını yeni yüzülmüş deve derisiyle kaplayayım, bunu güneşin altında bırakayım... Böylece saçları kafa derisinin içine doğru büyür, kafatasını geçer ve binlerce minik iğne gibi beynine saplanır, ayrıca deri kafatasını bir mengene misali sıkıştırır, sıkıştırır... 

-Dur bir... BİR DUR!

 Harika... Önce uçaktan şimdi de burada bütün insanların gözü bizim üzerimizdeydi gene. Bu çocukla beraberken rezil olmaktan kurtulamayacak mııydım ben?!

-Neden bağırıyorsun?!

-Derimi yüzmek istiyor gibi üzerime yürüyordun!

 Eh, yaklaştın... İnsanların bakışlarının da baskısıyla -sosyal ortamlarda bağrışan iki yabancı, sirk gösterisi gibi bir şeydi sanırım- ona biraz daha yaklaşıp yanına çöktüm ve sesimi alçaltarak -ama öfke dozajından birazcık bile kısmayarak - konuşmaya devam ettim:

- O uçakta hem beni hem de kıyafetimi rezil ettin.

- Üzerindeki o pembe yün yumağı pek de matah bir şey sayılmazdı zaten...

 Tamam bu kadarı da fazla artık!

-Ahh! Ne diye vuruyorsun ki?!

-Çünkü hakettin. Senin matah değil dediğin şey özel üretimdi şapşal! Onu almak için okulda kaç hafta boyunca öğlen yemeği yemediğimden haberin var mı?!

- Özel üretimse ne olmuş? Bu sadece seni daha çok kazıkladıkları anlamına gelir! Yemeğe gelince... Zaten fazla yememelisin, kolayca kilo alacak gibi duruyorsun sen.

Bu... çocuğu... kendi... ellerimle... parçalayacağım! Kafasına bir tane daha patlatmak için elimi kaldırdım ama vurmak yerine düşünmeye başladım. Benimle aynı uçakta Kore'ye gelmiş, metroya binmiş her ne kadar benim gözümde görülebilecek en çirkin yaratık imajını kazanmış olsa da objektif bir şekilde bakıldığında görünüşü pek de fena sayılmayacak genç bir erkek... Elemeler için gelmiş o da! Eğer ileride karşılaşırsak -ki nedense öyle olacakmış gibi hissediyordum- yaptığım bütün planlar, kendim için yarattığım imaj yanımda oturan şapşalın boşboğazlığı sayesinde yok olup giderdi! Lanet, lanet, lanet...

 Pekala plan değişikliği: Elimi yavaşça indirip kucağıma bıraktım, hafifçe iç geçirdikten sonra yüzüme şirin olduğunu umduğum bir gülümseme yerleştirdim:

-Bak... Yanlış bir başlangıç yaptık bence, Yahni Çocuk. Sonuçta uçakta üzerime bir şey dökmüş olman ya da modadan ve stilden zerre kadar anlamaman tamamen senin suçun değil. Herkes sakarlık yapabilir ve hangimiz dünyaya muhteşem bir moda anlayışıyla adım atıyoruz ki? Yani giydiğin sıradan şeylere bakınca senin yeniliklere açık olmayan, kendi tarzını oluşturamayacak kadar içine kapanık, alalade bir insan olduğunu anlamalıydım ben de...

İyi de neden şimdi bunu söyledim ki?! Normalde kendini mükemmel bir şekilde kontrol edebilen ben bu yahni çocuğun yanında ağzıma ne gelirse söylüyor, neredeyse hiçbir düşüncemi saklayamıyordum! Hadi, toparla kendini Jae Shi... Tek yapman gereken her zamanki gibi şirince...

-Eğer modadan anlamak buysa -eliyle umursamaz gibi üzerimdekileri işaret etti- ben, yeniliklere açık olmayan, kendi tarzını oluşturamayacak kadar içine kapanık...Bir de neydi? Ah, hatırladım. Alalede bir insan olmayı tercih ederim.

 Ben acaba neresine vursam daha çok canı yanar diye düşünürken iç geçirip konuşmasına devam etti:

- Gene de... Haklısın, uçakta yaptığım çok kabacaydı. En azından düzgünce özür dilemeliydim o zaman. Bu yüzden... Özür dilerim, tamam mı? Bunu hallettiğimize göre... ben Gyujin, senin ismin ne?

 Demek yahni çocuğun ismi Gyujin'miş... Peh, aptal biri için aptalca bir isim. Yüzünde gözlerimi gezdirirken bir cevap bekler gibi bana baktığını fark ettim. Adımı sormuştu değil mi?

- Jae Shi.

 Yavaşça gülümsedi. Ah, o gülümsemeyi yüzünden söküp yere atarak üzerinde tepinmek için neler vermezdim! Gene de ben de kibarca gülümsedim ve eğer bir daha karşılaşırsak attığım çığlıklar yerine bunu hatırlaması için dua ettim.

 Metronun yavaşlamasıyla yerinde zıpladı ve bana döndü:

- Ben burada iniyorum. Belki sonra yemek sularının olmadığı bir ortamda gene karşılaşırız Jae... Hayır, hayır... Hello Kitty.

 Ben cevap verme fırsatı bile bulamadan metronun neredeyse kapanmak üzere olan kapısından geçti ve kalabalığın içinde kayboldu. Tabi ki görüşeceğiz, Yahni Çocuk. Morgda, ben Seul'ün arka mahallerinden birinde bulunmuş cesedinin başında ağlar ve Koreli bir polise seninle olan sıcak tanışmamız ve başlamak üzereyken trajik ölümün sonucu yarım kalmış samimi arkadaşlığımızdan bahsederken...


**********
- Hayır beş numaralı katılımcı! İkinci kısımda ellerini o şekilde kaldırmayacaksın! Son kez gösteriyorum dikkatlice izle, tamam mı? 

 Çevremden yükselen homurdanmalara ben de katıldım. Gerçekten... Bebeklerin bile yaptığı bir dansı yapmak ne kadar zor olabilirdi ki? Görünüşe göre şu meşhur beş numaralı katılımcı için gayet zordu.

 Zaten uçakta başıma gelmeyen kalmamıştı, ardından uçakta başıma gelmeyenin kalmamasına sebep olan kişi yüzünden (Yahni Çocuk Gyujin, Seul yerine Gotham'da olsak Batman falan dinlemem, kuytu bir köşede boğazına bıçağı dayardım) inmem gereken metro durağını kaçırmış ve neredeyse kaybolmuştum. Şimdi ise tam olmam gereken yere gelmişken basit bir dansı bile beceremeyen buna rağmen idol olmak isteyen beş numara tarafından dolaylı olarak eziyete maruz kalıyordum. Oysa tek istediğim kalacağımız otele gidip sıcak bir banyo yapmak sonra da yatağıma uzanmaktı!

 Bir tekrar daha yapacağımıza dair duyuru gelince artık daha fazlasını kaldıramayacağımı düşünmeye başladım. Pekala... Görünüşe göre hayat bugünlük bana bol miktarda limon vermeye kararlıydı. Madem öyle, kendim için biraz limonota yapsam fena olmazdı değil mi? İzlediğim eski filmlerden öğrendiğim bir şey varsa o da bayılan bir kadının her durumdan sıyrılabileceğiydi. Bu yüzden insanların pek de benimle ilgilenmedikleri bir anda hafif bir çığlık koparıp kendimi yere attım. Çok da iyi bir bayılma gösterisi olmadığını kabul etmeliydim ama çevremde birçok kişinin toplandığını hissettiğime ve sonunda güçlüye benzeyen birisi beni yerden kaldırıp hızlıca kalabalıktan uzaklaştırdığına göre insanlar yutmuş olmalıydı.

 Gülümseme dürtümü bastırmaya çalışarak, kendimi beni taşıyan kişinin kollarına bıraktım. Ve duş aldıktan sonra gerçekten limonata bulup bulamayacağımı düşünmeye başladım.

**********
 -Ahhh, temiz olmak gibisi yok.

 Aynadaki yansımama bakarken mırıldandığım bu cümle o anda içimden geçen tek şeydi. Gönül rahatlığıyla "Başarıyla atlattım" diyemeyecek olsam da, Seul'deki ilk günüm sona ermişti. Üzerimdeki yahni kokusu yerini vücut şampuanımın çilek kokusuna bırakmıştı, bununla beraber her şey de geride kalmış gibi hissediyordum nedense. Bir de oda arkadaşı meselesi olmasaydı...

 Hafif bir muayeneden sonra -pek sevimli olan doktor normal olarak ters giden bir şey bulamamış ve aşırı stres ile yorgunluk yüzünden bayılmış olabileceğimi söylemişti- iki yetkili beni otele bıraktı ve elemeler süresince bir oda arkadaşım olacağı müjdesini (!) verdi. Tabi ki o anda çok sevinmiş gibi davrandım ve ellerimi çırptığım anda iki adamdan da "aigoo çok şirinsin" övgülerini aldım, bu yüzden "Ben oda arkadaşı falan istemiyorum!" diye zırlamanın bir anlamı yoktu.

 Bavulumdan pijamalarımı çıkarıp hızlıca üzerime geçirirken mecbur olduğuma göre nasıl bir oda arkadaşı isteyeceğimi düşündüm. Bir kere sessiz olmalıydı, neredese dilsiz kabul edilebilecek kadar sessiz. Kulaklarının çok iyi duymamasını da tercih ederdim, böylece odamda olduğum zamanlarda sevdiğim tarzda müzikleri dikkat çekmeden dinlemeye devam edebilirdim. Başkalarının ne yaptığına pek dikkat etmese de fena olmazdı, çünkü geceleri otelde kös kös oturmaktan başka planlarım vardı benim. Ahhh, kör sağır ve dilsiz ayrıca da IQsu 70in altında olan bir oda arkadaşı için neler vermezdim!

 -Merhaba...

 Kapıyı açıp, yavaşça odaya giren kıza döndüm. Beş numara mı yani?! Evrenin benim için attığı kötücül kahkahaları duyar gibiydim: "Jae Shi, kör sağır dilsiz bir oda arkadaşı istedin ama kesinlikle dilsiz olmayan, tek sağırlığı ritmlere karşıymış gibi görünen ve dans yeteneğini düşününce el-göz koordinasyonu felaket bir tanesini aldın... Bu limondan nasıl limonata yapacaksın bakalım?"

9 yorum:

  1. artık hikayeden umudu kesmeye başlamıştım :P hatta okurken "sanırım bi dönüp geriye bakmalıyım" dedim ama sonra hatırlayıverdim:)

    YanıtlaSil
  2. Hehehee :D
    Limonata çekti canım @.@
    Ellerine sağlık nymphe ^^ çok güzel anlatmışsın, özellikle iç seslere bayıldım :D
    Devamı çabuk gelir ins :P
    Kolay gelsin hepinize ^^

    YanıtlaSil
  3. Sanırım önceki bölümü okumalıyım, hatırlayamadım bir an. :D Neden bu kadar geç oldu? TT_TT

    YanıtlaSil
  4. Sanırım önceki bölümü okumalıyım, hatırlayamadım bir an. :D
    Neden bu kadar geç oldu? TT_TT

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu bölümün yazarı olarak söylemeliyim ki benim hatamdı. Bir türlü tamamlayamamıştım bölümü tam olarak net bir sebebi olmasa da... Gene de bundan sonra elimden geleni yapıp sizi bekletmemeye çalışacağım ^.^ Anlayışınız ve sabrınız için teşekkürler :)

      Sil
  5. Eline sağlık yavruş. Her zamanki lezzetinde ki pastadan bir dilim daha yedik sayende :)) Ve keşke keşke korede oda arkadaşları baylı bayanlı da olabilseydi. Sen ve gyujini aynı oda da düşünemiyorum ahaha :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hahah sen de bunları shipleye shipleye bir hal oldun be bacit hahahja

      Sil
  6. Bu Jae Shi cidden korkunç bir hayal dünyasına sahip. Yer yer kanımı donduran cinayet senaryoları tasarlıyor. O kadarla kalsa iyi. Basit bir cinayetle işin içinden çıkmıyor, öncesinde de muhteşem bir işkence sahnesi hazırlıyor. Gyujin'le kendisini katiyetle shiplemiyorum efenim. Korktum lan kızdan asdfghjkasdfghj
    Devamı için beklemedeyiz. Çok beğendim bu bölümü (şirinli mirinli bi surat buraya)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nihahaha!! :P
      Koreli leydiler gibi "Ölmek mi istiyorsun? Ölmek mi istiyorsun?" diye ortada dolansın mı istersin yani? Aslında kalbi ilkbaharın pofuduk bulutları gibi yumuşacıktır Jae Shimizin :P

      Sil