Pages

30 Nisan 2013 Salı

[9. Bölüm] - Çöpe Dökülmesi Gereken Yahni



 Tam kırk altı dakika geçti... Yahni Çocuk'un üzerine Afrika steplerindeki vahşi bir aslan gibi atlamamın, ellerimin altındaki korkmuş yüzünden gözlerini çıkarıp kulağıma küpe yapma düşüncemi gerçekleştirme ramak kalmasının üzerinden tam kırk altı dakika geçti. Yelkovanın bir kerecik daha tereddütle kıpırdadığı hiçbir karakteri olmayan duvar saatine diktim gözlerimi. Kırk yedinci dakika da doldu... O zaman ben neden hala sakin değilim?!

 Karşımdaki yatakta koridordaki patırtıdan beri karantinaya almışçasına beni izleyen 5 numara -gerçi bir ara ortalıktan kaybolmuştu ama kimin umrunda ki?- sessizliği bozmanın bir yolunu arayarak huzursuzca kıpırdandı yerinde. Zavallı kızı birazcık ürktümüştüm sanırım. Tamam, oturuşundaki gerginliğe bakınca belki birazcıktan fazla...

"O çocuğu... Gyujin'i tanıyorsun galiba."

 Sonunda ince bir sesle konuşmaya karar vermiş olan Shi Dae'ye baktım. Ah hayır tabi ki tanımıyorum, sadece bizim oralarda yeni birini gördüğümüzde el sıkışmak yerine üzerine atlayıp saçlarını yolarız da... 

"Bir kaç defa kendisiyle karşılaşma talihsizliğini yaşamak zorunda kaldım diyebilirim."

 Birden gözleri ışıldayan Shi Dae kelimelerim arasında istediklerini seçip "talihsizliği" boş verdi ve "karşılaşma"ya odaklandı:

"Karşılaştınız demek! İyi birine benziyor değil mi?"

 İyi mi?!! Az önce yudumladığın suyun içinde ne vardı 5 Numara? Gözlerindeki umut dolu ışıltıya, yanaklarına hafifçe yayılmaya başlamış kızarıklığa tekrar göz attım ve belki de böyle saçma şeyler söylemesine neden olan şeyin içtiği suyun içinde barınması muhtemel parazitler değil de aptalca, kızsal bir duygu olduğunu düşünmeye başladım... Gerçekten olabilir miydi? Ama arkadan romantik müziğin verilmesiyle gözlere odaklanılarak saatler harcanan vıcık vıcık bir romantik dramada yaşamıyorduk ki biz! Yok canım... Sesindeki heyacanın sebebi kulaklarımın hala öfkeden uğulduyor olmasıydı herhalde.Yanaklarındaki kızarıklık da... Eh, bugün hava gayet sıcaktı, değil mi? Hayır hayır, mecburi oda arkadaşım 5 Numara'nın gelecekteki ezeli düşmanım Yahni Çocuk'la bir alakası ola-

"İyi biri gibi... değil mi?" 

 Cevabımı duymak için biraz daha öne eğilip bana yaklaşan Shin Dae'ye düşüncelerimi böldüğü için minnet duydum o anda. Çünkü pek de istediğim yönde ilerlediklerini söyleyemezdim açıkçası... Ayağa kalktım ve yüzüme biraz su çarpıp kendime gelmek için banyoya doğru ilerlerken sorusunu cevapladım:

"Evet... O kadar iyi biri ki gidip şu anda boynuna atılmak, ona sıkıca sarılmak falan istiyorum. Ta ki o çok iyi çocuk sevgimin içinde boğuluncaya kadar..."

**********
 Baş ucumdaki gece lambasını yavaşça yaktım ve yanımdaki yatakta uyumakta olan oda arkadaşımın yüzüne baktım. Birden açılan ışık kaşlarını çatmasına neden olsa da anlamadığım bir şeyler mırıldanarak öbür tarafa döndü ve rüyalarına kaldığı yerden devam etti Shin Dae. Zavallıcık bugün cidden yorulmuş olmalıydı, üstüne  dansı bir türlü becerememesinin ve kapının önünde yaşanan olayın stresi de eklenince... Eh, bu durumun beni üzdüğünü söyleyemezdim. 

 Hemen yatağımdan kalktım, bavulumun yanına gidip üzerime düz kesim bir kot, beyaz askılı bir tshirt geçirdim ve hepsinin üzerine siyah, fermuarlı bir hoodie giydim. Gayet sıradan, gayet fark edilmez... Yani tam istediğim gibi. 

 Bavulun içinden son olarak beyaz spor ayakkabılarımı da alıp cüzdanımı hoodiemin cebine attıktan sonra bir kez daha 5 Numaraya göz attım. Sonradan ısrarları ve mızıldanmaları fena halde başımı ağrıttığı için ona malum şahsı nereden tanıdığımı anlatmıştım kıza. O da Yahni Çoçuk'u çaresizce bana savunmuştu: "Ama uçakta olan sadece bir kazaymış! Hem metroda da özür dilemiş sonuçta...", "Bence buraya geldiğinde sadece sana şaka yapmak istedi. Benimle de dalga geçmişti. Bu onun arkadaşlarına davranış şekli olmalı..." Eh, en azından bu ikisi elemeleri kaybettiklerinde birbirlerinin kollarında ağlayabilirlerdi, değil mi?

 Yavaşça kapıdan süzülüp koridora çıkarken kendi kendime gülümsedim. Evren bana sağır, kör ve dilsiz bir oda arkadaşı vermemiş olabilirdi ama tavuk misali erken yatıp, yaptığım onca gürültüye rağmen bebekler gibi uyuyan bir tane göndermişti. Kimsenin bilmemesi gereken ufak gezilerime faydalı olacak bir tane.

*************
 Kapşonumu başıma geçirdim ve lobiyi çok da dikkat çekmeyeye çalışarak geçmeye çalıştım. Ortalıkta pek insan yoktu -danışmada neredeyse uyumak üzere olan bir görevli, bir köşeye konmuş içecek makinasının başında iki genç, koltuklara yayılmış sohbet edip kaynaşma çabalarına girmiş bir başka grup- ve bu durum herkesi daha da fark edilir bir hale getiriyordu. Sadece otelin kapısından adım atabilsem...

"İyi geceler."

 Lanet! Önümde durup yolumu kesmiş olan siyah ayakkabıların sahibine toslamaktan son anda yırtıp başımı yukarı kaldırdım. Eğer gene sensen var ya...

 Ama hayır, önümde duran kişi Yahni Çocuk değildi. Ondan daha uzun, daha yapılıydı ve erkeksi yüzünde sırıtan şey ışıl ışıl gülümsemesi değil de bütün lobiyi dolduracak kadar büyükmüş gibi görünen egosuydu sanki. Bir yerlerden tanıdık geliyordu ama, bir türlü emin olamıyordum. Nerede görmüştüm ben bu çocuğu? Ben onu nereden tanıdığımı çıkarmaya çalışırken arkaya doğru küçük bir adım atıp aramızdaki mesafeyi daha uygar bir hale getirdi ve elini uzattı:

"Merhaba, ben Lee Wiu. Sen de Jae Shi olmalısın."

 Başımla onaylayıp refleks olarak elini sıkacakken geri çekildim:

"Adımı nereden biliyorsun?"

 Kendini beğenmiş bir şekilde gülümsedi ve cevap verdi:

"Seni koridorda Gyujin isimli gereksiz insanla... Nasıl ifade etsem... ufak bir tartışma içerisindeyken gördüm ve yetkililere kim olduğunu sordum. Onlar da o hengamede bana ismini söylemek yerine direkt dosyanı verdiler."

"Dosyamı mı?! Neden sana dosyamı teslim ediyorlar ki?!"

 Biraz önceki uygar davranışlarını unutup kolunu omzuma atarak beni lobideki koltuklara doğru sürüklerken konuşmasına sinir bozucu derecede ukala bir sesle devam etti:

"Ben elemeye katılan bütün bu adaylar arasında... Birazcık daha farklı bir yere sahibim diyebiliriz. Demek Gyujin'den nefret ediyorsun Jae Shi. Ne dersin, bir şeyler içerken bunun hakkında konuşalım mı?"

 Bu çocuktan hoşlanmamıştım. Hem de hiç hoşlanmamıştım. Kendini beğenmişliğinde insanı geren bir şey vardı; gülümsemesi ne kadar güzel olursa olsun arkasında bir soğukluk yatıyordu; gözlerine neredeyse hiç ulaşmamasından anlayabiliyordunuz bunu. Uzak durulması gereken biri olduğundan neredeyse emindim. Ama gene de...

"Gyu Jin'den nefret ettiğimi de nereden çıkardın?" 

 Bir anlığına yüzündeki ben-her-şeyi-bilirim bakışı dağılıp yerini şaşkınlığa bıraktı. Ama sonra hemen kendini toparlayıp elemeleri geçerse çoğu fana "Oppa moşşittaaa!!" diye çığlıklar attıracak hafif gülümsemesine geri döndü:

"Koridorda üzerine atladığında pek de varlığına bayılıyormuş gibi görünmüyordun ama..."

"O mu? Bilirsin, insanlar sevgilerini farklı şekillerde gösterir. Ben sadece kötü bir davranışta bulunmuş bir arkadaşa dersini veriyordum. Oysa millet bizim ne kadar yakın olduğumuzu bilmediğinden olayı yanlış anlayıp büyük bir tepki verdi."

 Masum masum gülümseyip omuzlarımı silktim ve Lee'nin bir an için bu konuşmaya nasıl devam edeceğini bilememesinin tadını çıkardım. Tam ağzını açmaya karar vermişken lafı ağzına tıkama şansını da kaçırmadım tabi:

"Peki ya sen? Sen Gyujin'den nefret mi ediyorsun? Yoksa ikimizin ona karşı birleşmesini falan mı isteyecektin benden? Ash'e karşı savaşan Roket Takımı gibi bir şey mi olacaktık?"

 Attığım kahkahayla beraber surat ifadesi biraz karardı ama konuştuğunda sesi hala o baştan çıkarıcı vurdumduymaz havayı taşıyordu:

"Ben onu nefret edecek kadar bile umursamıyorum. Yani hayır Jae Shi, sadece sana da onun gibi önemsiz birine aldırıp kendini üzmemeni söyleyecektim. Zaten nasıl olsa elenip gidecek. Oysa senin gibi birinin burada kalacağını ikimiz de biliyoruz."

 "Öyle mi? Öncelikle böyle düşündüğün için teşekkür ederim, senin gibi üst düzey -gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum- birinden bunu duymak çok hoş. Ama gördüğün gibi teselli edilmeye ihtiyacım yok. O zaman... Ben artık gideyim."

 Arkamı dönüp uzaklaşmaya çalışırken kolumdan tutarak beni durdurdu:

"Dur! Gecenin bu saatinde nereye gidiyorsun? Kaybolacaksın."

 İyi de bundan sana ne? Gene de gülümseyip kibarca kolumu kurtardım:

"Merak etme sadece otelin çevresinde bir gece yürüyüşü yapacağım." Yavaşça iç çekerek devam ettim: "Arkadaşım Gyujin'den nasıl özür dileceğimi bulmam lazım da..."

 Kapıdan çıkarken Lee'nin gözlerini hala üzerimde hissediyordum ama dönüp arkama bakmadım. Yahni Çocuk ile nereden tanışıyorsun ve neden ondan nefret ediyorsun bilmiyorum, Lee. Ama onu canından bezdirecek olan insan benim o yüzden sahneyi boşaltıp rol çalmasan iyi olur...

*****************
 "Nerede bu yer... Nerede bu yer..."

 Telefonumun ekranındaki ufak krokiye bakıp mekan isimlerini çözmeye çalışırken küfretmemek için kendimi zor tutuyordum. Taksiden inip Hongdae'ye varalı neredeyse bir saat olmuştu ama hala gitmek istediğim yeri bulamamıştım. İnsanlara sormaya da çekiniyordum çünkü herkes biraz... çakırkeyif görünüyordu. Lee'nin sesi kafamda bir kere daha yankılandı: Kaybolacaksın... Kendini beğenmiş bir rezil olabilirdi ama hakkını vermem lazım, ön görüsü yüksek biriydi şu Lee Wiu.

 Başımı kaldırıp kalabalık sokağın iki yanına sıralanmış içlerinden gürültülü müziklerin taştığı mekanlara yeniden göz gezdirdim. Aradığım ismi bir türlü göremiyordum, belki de başka bir sokaktaydı. Ben oraya varana kadar konser çoktan bitmiş olacaktı!!

 İnternette daha önce baktığım fotoğrafları hatırlamaya çalıştım. Daha ara sokaklarda bir yer olmalıydı, daha karanlık bir yerlerde... Sanki böyle...

 Bir ara sokağa dalıp karşımda ışıldayan tabelayı gördüğümde havaya zıplayıp deliler gibi tepinme isteğimin önüne geçmek için bütün gücümü kullanmam gerekti. Gene de sevinç çığlığıma engel olamadım. Sonunda bulmuştum. Sonunda istediğim artistleri kendi sahnelerinde-

 Sokağın bir köşesindeki çöp tenekelerinden biri aniden devrilince cüzdanımdan giriş parasını çıkarmaktan vazgeçip o tarafa doğru döndüm ve ne yapacağını bilemezmiş gibi bana bakan, oldukça yakından tanıdığım birisini gördüm. İşte şimdi işim bitmişti.

 Karşımdaki kişiden nasıl kurtulacağım konusunda kafa patlatırken bir anlığına ikimiz de boş boş baktık birbirimize... Sonunda hayatımızın sonuna kadar burada bu şekilde kalabilme ihtimalimiz beni korkuttuğundan konuştum:

"Ecelini kaybettin de onu mu arıyordun Yahni Çocuk?"

28 Nisan 2013 Pazar

[8. Bölüm] - 813 Numaralı Oda


Hello Kitty'nin elinden kurtulduğuma sevinirken, bir yandan yediğim şamarın etkisiyle hala zonklayan kafamın acısını unutmaya çalışıyor, bir yandan da Gwanghwamun Meydanı'na hangi çıkıştan çıkılacağını bulmaya çalışıyordum. Kalabalığın arasında -bu şehir gerçekten çok kalabalıktı- devasa bavulumun izin verdiği hızla ilerleyip yürüyen merdivenlere kendimi attığımda kan ter içinde kalmış, koltuk altlarımdan gelen ekşimsi ter kokusu yüzünden kendimden tiksinmeye başlamıştım bile. Meydana çıkar çıkmaz yanımdan ayırmadığım koltuk altı stickimi kimseye göstermemeye çalışarak kullandım ve kendimi daha temiz hissederek rengarenk kıyafetler giyinmiş kalabalığın toplandığı alana doğru ilerledim. Heyecanları her hareketlerinden belli olan insanlar yüzlerini şekilden şekile sokup, cep telefonları ile fotoğraf çekilmeye başlamışlardı bile. Yanaklarımı hava ile doldurup yüzümü balon haline getirerek kendi kendimi çekmek gibi çılgınca hobilerim olmadığı için bir kenara çekildim ve etraftaki binaları izlemeye koyuldum. Gyeongbokgoong'un hemen arkasında yükselen dağ ile yakaladığı uyuma takılıp kaldım ve dakikaların üzerimden akıp gitmesine izin verdim...

Bavullarımızı ve diğer ıvır zıvırlarımızı bizi daha sonra kalacağımız otele götürecek olan otobüse bırakmamız söylendiğinde gözlerimi kilitlendiği noktadan ayırdım ve aceleci insanların arkasından sessizce ilerledim. Güne kötü bir başlangıç yapmış olsam da iyi devam edebileceğime inandırmaya çalışırken kendimi, unutmamın söz konusu dahi olamayacağı o aşina sesi duydum:

-Bana bakın bu özel üretim bir bavul. Üzerinde bir çizik ya da çatlak görürsem sizi dava ederim! Bugün olmaz. Bugün olmaz dedim!

Hello Kitty!
Hayır, beni görmesine izin veremem. Hele onun rakiplerinden biri olduğumu öğrenmesine asla! Şimdiden yeterince nefret ediyor benden. Yapmam gereken tek şey bir süre gözüne görünmeyip -en azından bir servet ödediğini söylediği sınırlı üretim iğrenç pembe yün yumağını mahvettiğim gün bitene kadar- ikinci defa karşılaşmamıza gerek kalmadan elenip gitmesi için dua etmekti.
Hello Kitty'yi göz hapsine alıp beni görmeyeceği şekilde konumlanmaya çalışırken kalabalıktan bir homurtu yükseldi. Ne olduğunu anlamak için sağa sola bakınırken ön sıralardan siyahi bir kızın kibir dolu sesi yükseldi:

-Gerçekten, en sevgili kralınızın önünde bize şu aptal at dansını yaptırmayı düşünüyor olamazsınız!

Ben Gangnam Style dansını yapmak üzere buraya getirildiğimizi anlamanın şokunu yaşarken, ortalık buz kesti.  İnce vücudundan ve aksanından İngiliz olduğunu tahmin ettiğim kızın bu pek de saygılı kabul edilemeyecek çıkışı kalabalıktan yükselen mırıltıları ve homurtuları bir anda kesmişti. Herkes olacakların bir anını bile kaçırmamak için karşımızda dikilen United Ent. ekibine meraklı gözlerle bakarken, kıyafetlerinden lafının dinlenilmesi gerektiğini anladığım şapkalı bir adam konuştu:

-Aptalca bir dans olduğu konusunda size katılıyorum genç bayan. İşte bu yüzden en sevgili kralımıza dünyanın dört bir yanından gelen gençlere bu aptallığı yaptırabilecek kadar güçlü olduğumuzu göstermek için burada toplandık. Bence şu anda o da bizimle gurur duyuyor.

***

Bilmem-kaçıncı defa tekrarladığımız dans yüzünden her yerim ağrımaya başlamıştı. Zaten dans konusunda pek yetenekli -veya hevesli- sayılmazdım, bir de güneş iyice yükselmişken yeniden terlemeye başlamıştım. Cehennemin dibine giresi 5 numaralı katılımcı yüzünden bir tekrar daha alacağımız anons edilince, artık iyiden iyiye yorulmaya başlayan insanlar arasında bir itiraz dalgası oluştu. Ancak kimse öne çıkıp yetkililerden birine tek kelime etmeye cesaret edemiyordu. Patronun kim olduğunu daha yolun başındayken açıkça göstermişlerdi.

Bir yandan dans eder, bir yandan 5 numaralı katılımcıya içimden söverken Hello Kitty'yi göz hapsinde tutmaya devam ettim. Ne zaman arkasına döner gibi olsa ayakkabılarımın açılmamış bağcıklarını bağlamak(!) için eğiliyordum.
Son birkaç tekrardır iyice sinirlenmiş olduğu açıkça belli oluyordu. Uzun dalgalı saçlarını sinirle savurup durmasından, parmaklarını çıtlatmasından -parmaklarını çıtlatan insanlardan nefret ederim-, kafasını bir o yana bir bu yana çevirmesinden durumdan oldukça rahatsız olduğu anlaşılıyordu.
Gözlerimi sırtına dikmiş, güneşin ışıklarını emerken minik parıltılarla dolan saçlarının beline ulaşıp ulaşmadığını hesap etmeye çalışırken aniden bir çığlık kopardı ve yere düştü. Bir anlık telaşla öne doğru bir hamle yapsam da, yere düşen kızın yanına ilk ulaşan kişi olmamak için kendime hakim oldum. İlk günden kahramanlık yapıp bütün ilgiyi üzerimde toplamanın alemi yoktu. Sahi Lee nerede? Bayılır böyle dramların parçası olmaya oysa. Eminim kızı kucağına aldığı gibi bütün kameraların önünde ambulansa götürür, bunu da kişisel şovu haline getirirdi. 

Herkes Hello Kitty'nin başına üşüşürken artık olay yerine gitmenin tehlikeli olmayacağına karar verdim ve ben de toplanmış insanların yanına doğru ilerledim.

-Kriz mi geçiriyor?
-Belki anoreksiya falandır? Ben de geçen sene bayılıp duruyordum.
-Yok ya, baksana şişman bir şey bu.

Kriz, anoreksiya... Hello Kitty gerçekten hasta olabilir mi? Belki başından aşağı dökülmesine sebep olduğum yahni yüzünden üçüncü derece kafa derisi yanığına bağlı bir sorun oluşmuştur beyninde? Ya da saçlarındaki yahni suyunu temizlemek için uçağın tuvaletinde buz gibi suyla yıkandığı için zatürre falan olmuştur? Benim yüzümden mi yani? Yok canım. Birazcık yahni suyu yüzünden bayılmaz ki insan... Bayılır mı?
İyiden iyiye suçluluk hissederek insanların omuzları üzerinden Hello Kitty'yi görmeye çalıştım. Bu sırada görevlilerden biri kızı yerden kaldırıp kucağına aldı. Dizilerde hep sırta alıyorlardı?! 


Vicdan azabı içinde kıvranırken oldukça geniş omuzları olan Hyun Bin saçlı görevli kucağında Hello Kitty ile kalabalığı yararak ilerlemesini izledim. Ah şu meraklı veletleri aşıp biraz daha yaklaşabilsem, o zaman ciddi bir sorun olup olmadığını anlayabilirdim.
İri yarı görevli uzaklaşırken, içimdeki suçlulukla karışık merakı dindirmek için insanları itekleyerek ilerlemeye çalıştım. Öfkeli homurdanmalar kulaklarımı tırmalarken Hello Kitty'nin adamın kolundan sarkan başını ve dudaklarında bir an belirip kaybolan alaycı gülümsemesini görebildim... Ne yani, numara mı yapıyor?

Vicdan azabı yerini kandırılmışlık hissine bırakırken, yüzüme öfkeyle birlikte hücum eden sıcağı hissettim. Hiç tanımadığım bir kız yüzünden kendimi aptal gibi hissediyordum. Dahası etrafımdaki insanlar hala bayılma vakası üzerine yorum yapıyorlardı. Sağımdan solumdan yükselen yorumlar canımı iyiden iyiye sıkmaya başlamışken önümde durduğunu henüz fark ettiğim meşhur 5 numaralı katılımcıya patlamakta sakınca görmedim:

-Sanırım senin dansını izlerken daha fazla dayanamadı.

Kız hiçbir mana olmayan gözlerini birkaç defa kırpıştırıp yüzünü merakla buruşturdu:

-Anlamadım?
-Boş ver.

***

Otobüs bizi kalacağımız otele götürürken boş gözlerle sokakları izledim. Geçtiğimiz yollarda izlemeye değecek bir şey yoktu, ancak benim ilgisizliğimin asıl sebebi Hello Kitty'yi düşünüyor olmamdı. Beni bir anlığına da olsa endişelendirmiş, kendimi suçlu hissetmeme sebep olmuş, hemen ardından da kocaman bir adamın güvenli kollarında istirahat etmek için otel odasına yollanmıştı. Fena halde haksızlığa uğradığımı düşünüyordum ve bu duruma sessiz kalacak değildim. Üstelik Lee hala ortalarda yoktu ve bu da can sıkıntıma olumlu bir etki yapmıyordu.

Otelin lobisine yığıldığımızda United Ent. görevlilerinden yanakları oldukça tombul olan birisi isimlerimizi okuyup oda numaralarımızı söylemeye başladı. Kendi ismimi duymayı beklerken onu görme ümidiyle etrafa göz attım. Etrafta ondan bir iz göremeyince zihnimde ağzına kadar köpüklerle dolu bir küvetin içerisinde bir kase çilek ve Dom Perignon eşliğinde keyif çatarken görüntüsü canlandı. Ve bu zaten berbat olan ruh halimi iyice bozdu. 

Hello Kitty hafifçe köpüklere bulanmış elindeki parlak kırmızı çileği ısırırken adımı işittim ve o görüntüyü kovmaya çalıştım. Bu esnada uçağın içine aldığım minik bavuluma çarptım. Parlak gri bavulum bu fırsatı bekliyormuş gibi kaygan zeminde ilerlemeye başladı. Arkasından koşar ve yakalamaya çalışırken birkaç Filipino'nun kıkırdadığını duyup bugünün daha ne kadar kötü olabileceğini hesap etmeye çalıştım.

Sorumlunun elinden anahtarımı alırken gülümseyen yüzlü Asyalı bir çocuk oda arkadaşım olduğunu belli edercesine göz kırptı hoşnut bir ifadeyle. Ruh halim yeni birileriyle tanışmak için fazlasıyla karamsar olsa da gülümsemeye çalışarak elimi uzattım ve tanıştığıma memnun olduğumu söyledim. Karşımdaki çocuk adının Hunye olduğunu söylerken "İdol olmak için biraz sıradan değil misin sence de?" diye sormamak için kendimi zorladım.

Bavullarımız yüzünden asansöre zar zor sığıp yedinci kattaki odamıza çıkarken hiç konuşmadık. Ben durumu oldukça rahatsız edici bulsam da yeni oda arkadaşım Hunye halinden memnun gibi görünüyordu.Yüzündeki gülümseme bir an olsun silinmeden asansörün içindeki minik monitörde verilen otel tanıtım videosunu hayatında bundan daha fazla hiçbir şeyi merak edemezmiş gibi keyifle izliyordu. Gereksiz samimiyet gösterilerine girmemesi benim gözümde Hunye'yi iyi bir oda arkadaşı yapmaya yeter de artardı bile. Nasıl olsa o iki gün sonraki elemelerin sonucunda ülkesinin yolunu tutacak, ben ise yoluma devam edecektim. Fazla bağlanmanın hiç gereği yok. 

Odamıza girdiğimizde bavulumu aceleyle bir köşeye fırlatıp Hunye'den duşa önce girmek için müsaade istedim. Gülümseyerek onay verince o günün en güzel anını yaşayacağımı hayal ederek ben de ona gülümsedim. Ve bu sefer gülümsemem içtendi. Bavulumdan havlumu ve temiz çamaşırlarımı alıp banyoya gittim, yarım saat boyunca sıcak suyun altında kafamı toparlayıp o gün yaşadıklarımı unutmaya çalıştım.

***

Banyodan sonra vücudumdaki her bir kas gevşemiş yatağımda yatarken televizyon kanallarını gezdim. Bir müzik programı, dizi, komedi şovu, dizi, siyasetçilerin tartıştığı bir program ve başka bir dizi daha... Gece haberleri verilen kanala geldiğimde durup dünyanın bu tarafında neler oluyor anlamaya çalıştım. Haberlerde kullanılan dil benim için fazlasıyla zor olsa da izlemeye devam ettim. Ne kadar dikkatle dinlersem dinleyeyim anlayamadığımı fark edince televizyonu kapatıp uyumaya karar vermişken spiker neşeli bir sesle yeni haberi anons etti. 

"En büyük hayalleri Koreli idoller gibi bütün dünyanın özendiği sanatçılar olmak olan gençler ülkemize gelip milli dansımız Gangnam Style'ı yaptılar."

Ve görüntüler... Dans eden yüz kadar genç. Hepsi çok mutlu görünüyor. Ah! İşte oradayım! Tedirgin bakışlarla Hello Kitty'i süzerken seyir zevki vermeyen dansımı yapıyorum.

Lee ortalarda görünmüyor. Bir televizyon kanalından gelip çekim yapıyorlar ve Lee bunu kaçırıyor ha? İmkansız. Bir şeyler karıştırdığına bahse girebilirim. 

Haber bitince televizyonu kapattım ve Lee'nin ne haltlar karıştırdığını öğrenebilmek için otelde küçük bir tura çıkmaya karar verdim. Döndüğümde Hunye'yi uyandırmamak için elektrik düğmesinden anahtarı çekip dışarı çıktım ve lobiye inmeye karar verdim.

***


Resepsiyona geldiğimde gözleri benimkinden bile büyük olan görevli kadının sinirli bir ifadeyle telefonda birileriyle konuştuğunu duydum.

"813'deki müşterinin yastık kılıfı hala gitmemiş?! Beş dakikada bir arayıp beni azarlıyor! Biraz daha hızlı olmazsak aşağı inip ütüyü vücutlarımızın muhtelif yerlerine basacağını söyledi. Hemen, şimdi çıkarın şu lanet yastık kılıfını! Ve acele ederken başına bir şey gelmemesine dikkat edin, sınırlı üretimmiş!"

Resepsiyonistin telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye derin nefesler alarak sakinleşmesine müsaade ettim ve yüzüme güven veren bir gülümseme yerleştirip sordum;

"Sinirli görünüyorsunuz. O katlanılmaz müşterilerden biri mi?"
"Ah evet! Çocuğun biri Hello Kitty'li yastık kılıfını ütülenmesi için aşağı göndermiş. İşlerin çok yavaş ilerlediğinden, daha önce bu kadar berbat bir otelde kalmadığından, bizi dava edeceğinden bahsedip duruyor son yarım saattir."

Makyajı tazelense biraz daha güzel görüneceğini düşündüğüm kadının yüzünde bezmiş bir ifade vardı ve dertleşecek biri bulduğu için sevinmiş gibiydi. Ancak daha sonra benim de bir müşteri olduğumu ve başka müşterilerin dedikodusunu yapmak için çok da iyi bir seçenek olmadığımı fark etti ve küçük bir öksürükle rolüne döndü.

"Siz ne arzu etmiştiniz? Nasıl yardımcı olabilirim?"
"Pororo'lu boxerımın acilen kuru temizlemeye verilmesi gerekiyor. Sınırlı üretim olduğu için kendim yıkayamıyorum da."

İçten gülümsememi hınzır bir tanesiyle değiştirip, bakışlarımı boynuna kaydırarak söylediğim bu saçma sözlerin istediğim etkiyi yarattığını kadının kulaklarını kaplayan kızarıklıktan anladım ve sadede geldim;

"Arkadaşımın odasını öğrenmek istiyordum da. İkimiz de elemeler için geldik, aynı ülkedeniz. Kendi odama çıkarken onu kaybettim, eh hatlarımız da çekmiyor. Arkadaşımın adı Lee, Lee Wiu"
"Biraz bekleteceğim sizi beyefendi. Hemen kontrol ediyorum. Arkadaşınız 811 numaralı odada kalıyor."

Hiç sorgulamadan oda numarasını söylemesine şaşırarak başımla ve etkileyici olduğunu umduğum gülümsememle teşekkür ettikten sonra arkamı döndüm, Lee'ye hesap sorarken giriş cümlemin nasıl olması gerektiğini düşünmeye başladım.

Sonra birden hesap sormam gereken ikinci bir kişi olduğu daha aklıma geldi. Oda numarasını çoktan duyduğum biri...

Sekizinci kata çıktığımda önce hangisinin kapısını çalsam bilemedim. Lee olacak salağın mı, yoksa psikopat ruhlu Hello Kitty'nin mi?

O an hangisine daha çok sinirli olduğuma karar veremeyeceğimi fark edince koridorda önüme hangisi daha önce çıkarsa onun kapısını çalmaya karar verdim.

813 numara...

Aldığım derin nefesi bırakırken kafamda ne söyleyeceğime dair en ufak bir fikir yoktu. Yine de kapıyı istekle çaldım.

Kapıyı açtığımda pembe pijamasıyla görmeyi umduğum Hello Kitty yerine karşımda ondan biraz daha kısa, sevecen yüzlü, mavi geceliği içerisindeki vücut hatları bir anlığına nefesimi kesen bir kız gördüm.

"Be- Beş numaralı katılımcı?"
"Şey... Bununla pek gurur duyduğumu söyleyemem. Senin de söylediğin gibi dansım izleyenlere fenalık geçirtecek kadar kötü."
"Ah... Ben o şey için... Sıcağı pek sevmem de, biraz moralim şeydi... O yüzden..."

Mahcup gözlerle beni süzen kıza gün içerisinde kötü davrandığım için kendimi -son yirmi dört saat içerisinde üçüncü defa- suçlu hissedip, o kapıyı neden çaldığımı tamamen unutmuşken sağ taraftan banyonun kapısı hızlıca açıldı.

"Sonunda getirebildiniz! Umarım herhangi bir yanık izi falan yoktur yoksa sizi dava ederim! Sınırlı üretim--"
"Sınırlı üretim yastık kılıfın yakuzalar tarafından rehin alınmış, beni elçi olarak gönderdiler. Hemen elli milyon Guatemala Dünürü göndermezsen yakacaklarını söylüyorlar."
"Espri anlayışın da moda anlayışın kadar kıt görüyorum ki! Ne istiyorsun, gece gece neden geldin kapıma?"

Fazlaca mantıklı olan sorusuna ne cevap vereceğimi düşünme fırsatım olmamıştı. "Bugün bayılınca senin için endişelendim, acaba numara mı yapıyordun? Yani kendimi aptal hissedebilir miyim?" . Onun için azıcık bile olsa endişelendiğimi düşünmesi şu an istediğim en son şeydi. Üstelik yüzünde bir anlığına yakaladığım gülümseme baygınlığının gerçek olmadığını göstermişken... Hayır, onu eğlendirmeyecektim. Ne yapacağımı bilemez halde söyleyecek bir şey bulmak için gözlerimle etrafı tararken cebimde olan elim bir şeyin soğuk dış yüzeyine değdi. Aynı anda aklıma çılgınca bir fikir geldi ve telefonumu cebimden çıkarıp Hello Kitty'nin yüzüne gözleri kör eden bir flaş patlatarak fotoğrafını çektim.

"Makyajsız nasıl görünüyorsun merak ettiğim için geldim. Evet, tam tahmin ettiğim gibi. Sabah gördüğüm halinle alakası yok. Hatta kulaklarımın zarını zorlayan sesini duymasam sen olduğuna emin olamayacağım. Bunu saklayacağım ki, bir dahaki sefere seni yüzündeki tabaka olmadan gördüğümde tanıyabileyim."

Aklımdan ne geçiyordu bilmiyorum. O gün yaptığım en saçma şeydi ve can güvenliğimi tamamen hiçe saymıştım. 

Hello Kitty flaş yüzünden birkaç saniyeliğine kör olan gözlerini kırpıştırdıktan sonra pençeyi andıran ellerini havaya kaldırmaya başladı. Yeni bir öfke dalgasının geldiği -üstelik bu seferki daha korkunç olacağını belli ediyordu- yüzünün aldığı şekilden belliydi.
Yanında donup kalmış kız şaşkın bakışlarını bir Hello Kitty'e bir bana çevirip duruyor, gelmekte olan faciayı nasıl önleyeceğini çözmeye çalışıyor gibiydi.
İyiden iyiye korkmaya başlarken 5 numaralı katılımcının felaketi önleyebilecek kadar hızlı davranacağını umdum. Ancak çözüm kabiliyetinin dansı kadar yetersiz olduğunu anlamam çok sürmedi.

Ağır çekimde Hello Kitty kaplana dönüşmesi, üzerime atlaması, beraberce koridorun zeminine düşmemiz, kasıklarımdaki ağırlığın aklımı bulandırması, saçıma yapışan ellerin verdiği dayanılmaz acının kulaklarıma ulaşan çığlıkların verdiği acıyla karışması ve komşu odalardaki insanların birer birer dışarı çıkması ağır çekimde yaşandı. Özellikle saçlarımın çekildiği kısım hiç bitmeyecekmiş gibiydi.

Sahibinin kim olduğunu bilmediğim eller Hello Kitty'i üzerimden alırken kafama veda eden saçlarımın acısıyla gözüm bir anlığına karardı. Görüşüm yeniden netleştiğinde üniformalarından otel görevlisi olduğunu anladığım birkaç kişi ve şapkaları yüzlerini gizleyen iki adam odasından rezaleti izlemek için fırlamış gençleri homurdanmalarına aldırmadan yataklarına yolluyorlardı. Kendimi toparlamaya çalışırken Hello Kitty'nin 5 numara tarafından şapkalılardan biri yardımıyla odasına götürülmeye çalışıldığını gördüm. Kulaklarım hala uğulduyor olsa da parmaklarının arasında sıkışmış saçlarımı bana doğru sallayarak tükürürcesine söylediklerini dudaklarını okuyarak yakaladım;

"Seni öldüreceğim Yahni Çocuk!"

Evet yapacak! Beni gerçekten öldürecek. Ve mümkün olduğunca acılı olması için elinden geleni yapacak! 

Hayır, yapamaz! Çünkü bende onun istediği bir şey var.

O andan itibaren hayat sigortam olacak telefonumu zeminde aradım ve asansörün kapısının önüne fırlamış olduğunu gördüm. Yavaşça oraya doğru sürünürken -hala yürüyecek durumda değildim- şapkalılardan birinin sabırsızlıkla karışık bir sinirle yerden kalkıp hemen odama gitmemi emrettiğini duydum. Hemen ardından da onun sesini;

"Siz merak etmeyin hocam. Gerisini ben hallederim."
"Lütfen Lee. Güvendiğim bir tek sen varsın biliyorsun."

Elim telefonuma uzanmış halde öylece donup kalmışken arkamdan Lee'nin alaycı kıkırdamalarını duydum. Hocam diye hitap ettiği adam gittiği için ilgili gibi davranmayı bırakıp dalga geçmeye başlamıştı.

"Gerçekten senin bile bu kadar aptal olabileceğini sanmazdım Gyujin. Başarısız olmak için elinden gelen her şeyi yapıyorsun değil mi? Ah küçük çocuk... Ne zaman öğreneceksin? Daha ne kadar kaybetmen gerekecek?"
"Sen bütün gün neredeydin?"
"Şimdi de kız arkadaşım rolüne mi büründün Gyujin? Hesap mı soruyorsun bana? Aslında sana açıklama yapmak umurumda bile değil. Ancak ben söylemezsem de yarın gazetelerde göreceksin zaten. Bugün siz güneşin altında o saçma dansı yaparken ben belediye başkanını makamında ziyaret edip ülkemizdeki mevkidaşlarının gönderdiği hediyeleri iletip gazetelere röportaj vermekle meşguldüm. Görüyorsun ya? Senin bile hesap edemediğin şeyler oluyor bazen. Hadi şimdi git yat. İki gün sonra yola çıkacaksın. O zamana kadar Kore'nin tadını çıkarman için biraz dinlenmen lazım."

Tek kelime etmemi beklemeden odasına dönüp kapıyı sakince kapattı. Koridorun ortasında, elimde telefon öylece kalmıştım. Asansörün kapısının açılacağını haber veren hafif zili duyunca yerden kalkmaya çalıştım ve otel görevlisinin omzuna sertçe çarparak ilerledim. Otomatik kapılar kapanırken suratında kırgın bir ifadeyle öylece bekleyen görevlinin elindeki şeye gözüm takıldı; elbise askısına asılmış ütülü bir sınırlı üretim Hello Kitty yastık kılıfı...

***

Can sıkıntısının doruklarında dolaşırken görevlilerin gün içerisinde yaptıkları uyarılara aldırmadan otelden kaçtım. Sokaklarda saatlerce bomboş dolandım. Bir satıcıdan dokbokgi aldım. İlk defa denediğim bu yiyecek hoşuma gidince keyfim biraz yerine gelir gibi oldu. Ancak daha sonra karıştığım rezalet sonunda belki de yarın ülkeme postalanacağım gerçeği aklıma hücum edip eskisinden daha kötü hissetmeme sebep oldu. Bir daha bu acılı lokumları asla yiyemeyecektim.


***

Saat gece yarısını biraz geçerken odama döndüğümde beni karanlık karşıladı. Hunye'nin yarınki eğitime dinç katılabilmek için çoktan yattığını düşündüm. Ses çıkarmadan hareket ederek banyoya yöneldim. Elektrik düğmesine anahtarı sokar sokmaz odadaki bütün ışıklar açıldı. Hunye'nin uykusunu böleceğimden korkarak yatağından tarafa telaşla baktığımda aslında hiç uyumamış olduğunu, yatağın üzerinde oturup dizlerini kendine doğru çekmiş öylece sallandığını fark ettim.

"Şey... Giderken anahtarı düğmeden çekince banyoda karanlıkta kaldım. Saçlarımı kurutmak için gelmeni bekliyordum. Ama kendiliğinden kurudular."

İyi niyetli salaklığıma şaşırmaktan özür dilemeyi bile akıl edemedim.

"Elektrik geldiğine göre artık telefonumu şarja takıp uyuyabilirim. İyi geceler."

Kızdığına dair en ufak bir belirti göstermeden telefonunu söylediği gibi şarja taktı, bana son bir defa gülümsedi ve yatağına girip örtüyü başından aşırdı. Durumu bu kadar hafif atlatmama şaşırırken bir şey hatırlamış gibi tekrar doğruldu;

"Ha bir de, bir kız sana not bıraktı. Şurada... Komodinin üstüne koydum."

Sözünü bitirip tekrar örtünün altında kaybolduktan sonra nefesinin derinleştiğini duydum. Anında uykuya dalmış olmalıydı. Bütün yaşadıklarım üzerine bir de sevimli oda arkadaşımı zor durumda bırakmanın getirdiği vicdan azabı eklenince Hello Kitty'den gelen bir ölüm tehdidi olduğuna emin olduğum notu okumak için elime aldım.



__________________________________________________